Ana içeriğe atla

Küçükkuyu'nun büyük lezzeti: Sole Mare Cafe

Meksikalı balıkçının hikayesini biliyorsunuzdur  muhtemelen. Meksika’nın sakin bir balıkçı köyüne tatil için gelen genç "girişimci" sabahları o günün ihtiyacı kadar balık tutup, geri kalan zamanını ailesiyle keyfince geçiren bir adam farketmiş. Bir sabah yolunu kesmiş:
Kaç gündür seni izliyorum. Sabahları birkaç balık avlayıp sonrasında keyif yapıyorsun ailenle. Oysa avlayabileceğin daha tonlarca balık var. Seninle bir şirket kuralım, gemiler alalım”. 
Balıkçı, “sonra” demiş. 
Sonra o gemilerden oluşan bir filo kurarsın. Sonra şirketini borsaya açarız ve sen de keyfin için balık tutup, günün geri kalan zamanında ailenle birlikte olursun.”  diye devam etmiş girişimci. 
Balıkçı, “ben zaten hergün bu son söylediğini yapıyorum” demiş ve gitmiş.

Elbette eğitimden sağlığa bir çok hizmetin paralı hale geldiği günümüz dünyasında, Meksikalı balıkçı gibi geleceğimizden endişe etmeden yaşama şansımız yok belki. Gene de paranın amaç mı araç mı olduğu kimilerince karıştırılıyor sanki. 

Geçtiğimiz yazın en “tatlı” keşfiydi SoleMare Cafe. “Ege’nin başladığı yer” olan Küçükkuyu’nun lezzetini tanıtan bir yazı da yayınlamıştım blogda. Yazımı takip edip SoleMare Cafe’ye giden dostlarım da mekanı ve lezzetleri çok beğendi. Geçtiğimiz yıl karar verip bir türlü fırsat bulamadığımız söyleşiyi ise, yeni sezon öncesi yapalım istedim. 

Karşınızda İstanbul kaçkını Bulgaristan göçmeni iki bilgi teknolojileri profesyonelinin macerası: SoleMare Cafe’nin sahipleri... 



Ege’de sahil kasabasına yerleşip bir kafe açmak” her beyaz yakalının hayalidir sanırım. Bu hayalini genç yaşlarında gerçekleştireni ise görmemiştim geçtiğimiz seneye kadar. Sizleri, birçoklarının hayal aşamasında bıraktığı yaşamı gerçekleştirmiş olmanızdan ötürü tebrik ederek başlayayım e-söyleşiye. 
  • Kısaca kendinizi ve SoleMare Cafe’yi tanıtarak başlamanızı istesem. İstanbul’u terk etme fikri nasıl oluştu, Küçükkuyu nereden geldi aklınıza. Kafedeki lezzetlerin sırrı nedir?

[SoleMare] Öncellikle göstermiş olduğunuz ilgi ve güvene teşekkür etmek isterim. 

Sizin de belirtmiş olduğunuz gibi İstanbul kaçkını, iki çocuklu bir çiftiz. Büyük şehirde karmaşada boğulmuş ve bazı şeylerin yanlış olduğunu görmeye başlamıştık. İnsanca yaşamak için bunun doğru olmadığını düşündüren sebeplerimiz arttıkça İstanbul’dan kaçış planları oluşmaya başladı. Hayat sadece para kazanmak ve bunun için deli gibi çalışmak, okul taksiti ve kredi ödemekten ibaret olmadığını ailemize, kendimize kaliteli ve daha çok vakit ayırmak olduğunu geç olmadan fark edip, henüz emekli olmadan birçok şeyi kaçırmadan bu yola çıkmanın zamanı geldiğini sık sık kendi aramızda konuşur olduk. Daha az kazanarak daha mutlu bir yaşamımız olacağını da özümsemiştik. Çocuklarımızı sağlıklı ve doğa ile iç içe olduğu bir ortamda büyütme düşüncesi de ağır basınca çok kısa sürede kararımızı kesinleştirdik. İlk senemiz deneme olsun dedik ve arabaya sığdırabildiğimiz kadar eşya yükleyip Küçükkuyu’nun minik bir köyünde soluğu aldık. Yazları gelmek için daha önce orada keşif seyahatleri yapmıştık ve o seyahatler sırasında Kazdağları’nın doğallığı ruhumuza işlemişti. O ilk deneme senemizi minik bir taş ev kiralamıştık, İstanbul’daki evimizin konforundan hayli uzak ancak o bir yıl içinde stresten uzak keyifli ve yaşam sevincimizin katlandığını görünce daha ilk aylarında aslında deneme yılımızın sonucuna karar vermiştik. 

SoleMare’ye gelirsek, ilk olarak isminden bahsetmek gerekir. SoleMare İtalyanca’da Güneş ve Deniz anlamına geliyor. Bunlar çocuklarımızın ismi. ‘Neden İtalyanca derseniz’ yabancı bir isim takmayı düşünmememize rağmen SoleMare kulağa çok hoş geliyor. Tabi bir de İtalyan tatlılarının dünya mutfağında önemli bir yere sahip olması da bu ismi seçmemize neden oldu. İstanbul’da yaşayan insanların birçoğu küçük bir sahil kasabasına kaçıp küçük bir kafe açma hayali kuruyor. Biz de aynı hayalin peşindeydik. Gitme fikri ve olgunlaştırma süreci orada başladı. Eşimle birlikte hem yeni birşeyler öğrenmek hem de birlikte aktivite olması için pasta kursuna katıldık. Özellikle eşimin elinden yemek ve tatlı kitapları düşürmediği, işletmecilik dahi bir çok konuda araştırmasını yapmış ve İstanbul’daki komşularımız yaptığı lezzetlerin keyfini çıkarırken, biz de tepkilerini ölçme şansını yakaladık. Özellikle belirtmek isterim ki tüm bu lezzetlerin oluşmasında, SoleMare’nin iç tasarımından, logonun dizaynına kadar ki tüm aşamalar eşimin hayalinin yansımasıdır. 

Bu noktada teşekkür edemeden geçemeyeceğim bazı isimler var, düşlediğimiz logonun tasarımında desteğini esirgemeyen Ülkü arkadaşımıza, SoleMare’nin dizaynı sırasında babalarımızın harcadığı emeğe ve özene çok teşekkür ederiz. 
  
SoleMare ile birlikte bir çok güzel insanla tanışma fırsatı bulduk. Bunun yanında İstanbul’u terk etmenin ne kadar doğru karar olduğunu bir kez daha anlamış olduk. Meğerse ülkemiz genelinde bizim gibi büyükşehirleri terk edip doğa ile iç için yaşamayı, kendi emeği ile birşeyler üretenler de ne kadar çokmuş. 
Tiramisu
Lezzetlerin sırrı yaşam felsefemizin ürünlere yansıması diye özetleyebilirim. Doğal, sevgi dolu olmak. Ama en önemlisi “aşk”. Ürünlerimizde katkı maddesi yok, hazır şuruplar (mısır, glukoz vs) yok, kremalarımız krem şanti değil. SoleMare’deki her ürün mevsimin ve yörenin bize sunduğu taze meyveler ve diğer malzemeler ile hazırlanıyor. 
  • Kaç çeşit tatlı yapıyorsunuz? Kafenin en çok tutulan tatlısı hangisi? Bir de Bulgaristan günlerinden tatlılar da var galiba.

[SoleMare] Sabit bir menümüz yok. Atölye çalışması şeklinde dünyada ün salmış birçok tatlı için araştırma ve denemeler yapıyoruz. Bazen kendi yorumuzu da katarak ortaya çıkan tatlılarımız oluyor. Bu bakış açımız bir çok dostumuz tarafından “sürprizlerle dolu bir kafe” şeklinde yorumlanıyor. 


En çok tutan tatlımız konusunda kararsızım. Dönemsel olarak değiştiğini söyleyebilirim. Bir çok tatlımız için harika yorumlar alıyoruz ve elbete bu bizi daha iyisini yapabilme motivasyonumuzu artırıyor. 

GARASH
Örneğin GARASH pastamız, yapımında ceviz, bitter çikolata ve yumurta kullanılan ve hiç un içermeyen pastamız çok beğeni kazandı. Glutensiz olma özelliği nedeniyle özellikle glutene duyarlı kişiler tarafından çok takdir kazandı. Bir çok ürünün gluten içermesinden dolayı tatlı yiyemediklerini ve yılların tatlı yeme özlemlerini gidermiş olmamızdan dolayı büyük sevinç yaşadılar ve bu sevinç bizi de mutlu etti.

Özellikle kış döneminde deneysel çalışmalarımız daha fazla hız kazandı, OPERA dediğimiz bir pastamızın revaçta olduğu bir dönem vardı, zaman zaman CHEESECAKE, TIRAMISU veya SACHER ön planda olabiliyor.

Dünyanın ünlenmiş bir çok tatlısını denedik. Özellikle yatkınlığımızdan dolayı Bulgar ve Rus ekolünde yer alan tatlılar üzerinde çalıştık. Dostlarımız farklı olduğundan denemek istediler ve beğeni kazanınca devam ettik. GARASH, OREHOVA, OPERA, MEDENKA, FUNIYKA bunlardan bazısı. 

  • Özel günler için sipariş de alıyorsunuz sanırım. Müşteriler sadece Küçükkuyu ile sınırlı olmasa gerek. Körfezin diğer merkezlerinden de gelenler var mı?


[SoleMare] Evet, özel günler için çoğunlukla minikleri neşelendirmek için tasarım pastalarda sunmaktayız. 




Reklam ve tanıtım konusunda özel bir çabamız olmadı, hatta hazırladığımız broşürleri bile sadece gelen dostlarımıza verdik. Kulaktan kulağı varlığımız duyuldu Akçay, Altınoluk, Edremit ve Assos’tan özel olarak bizi ziyarete gelen misafirlerimiz oluyor. Büyükşehirlerden yaz dönemi geçirmek için gelenlerin bir çoğunun uğrak mekanı oldu. 


  • Sağlıklı beslenme ve özellikle “organik gıda” her yerde karşımıza çıkıyor. Organik gıda sertifikasına sahip olmasa bile geleneksel tarım ürünlerine ulaşmak, Küçükkuyu’da daha kolay olduğunu düşünüyorum. 


[SoleMare] Doğallık konusuna özellikle dikkat ediyoruz. Örneğin meyveleri bu yörede mevsiminde alıyoruz, zaman içersinde doğal tarım yapan insanları tanıma şansımız oldu. Onların ürünlerini kullanmayı tercih ediyoruz. Ancak bu noktada bazı yasal engellere takılıyoruz, örneği süt ürünlerinde sadece UHT süt kullanma konusunda Sağlık Bakanlığı’nın zorlaması olabiliyor. Buna rağmen hazır toz karışımlar hazır kekler vs kulanmıyoruz, süt reçelimizi köy sütünden yapıyoruz, pandispanyalarımızı özenle yumurtaları ayrı ayrı çırparak yapıyoruz, arasına ayrı iç kreması hazırlıyor, etrafını sıvamak için gerçek çikolatalı ganaj hazırlıyoruz.

Keçi sütü ile yaptığımız dondurmanın da beğeni topladığını söyleyebilirim

  • Eklemek istedikleriniz...


[SoleMare] SoleMare bir işletme olarak değilde dostların buluştuğu bir mekan olarak düşünebilirsiniz, sohbetlerin paylaşımların olduğu minik bir mekan, yolu düşen herkesi bekleriz

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Son olarak geçen yıl yayınladığım yazıdaki yol tarifini ekleyeyim:

İlk olarak Edremit - Altınoluk - Assos yönünde ilerliyorsanız:

Küçükkuyu merkezini (trafik lambalarını) geçtikten sonra yolun sağında Ziraat Bankası Küçükkuyu şubesini göreceksiniz. Bence arabanızı oraya park edin. Yolun iki yanını dikkatlice kontrol edip karşıya geçin. PTT'nin olduğu sokaktan (Mehmet Dede Efendi caddesi) denize doğru ilerlemeye başlayın. Sakin ve sessiz bu sokakta sağ tarafınızda kalacak Sole Mare Cafe. Arabanızla gitmek için sol şeride geçip U dönüşü yaptıktan sonra aşağıdaki tarife göre ilerleyin...

Assos - Küçükkuyu - Altınoluk yönünde ilerliyorsanız:
Assos'ta gelmek zorunda değilsiniz elbette. Ayvacık veya Çanakkale'den de geliyor olabilirsiniz :) Kısaca deniz sağınızda kalıyorsa, sağınızda göreceğiniz PTT tabelası, Mehmet Dede Efendi caddesinin girişini işaretliyor. Her ne kadar adı cadde olsa da öyle geniş bir yer beklemeyin. Sonrasında tarif aynı: Denize doğru ilerle sağında kalacak.

Küçükkuyu sahilinde yürüyorsanız:
Çay bahçelerinin önünde ilerlerken Sahil Güvenlik'i göreceksiniz. Göremediyseniz birisine sorun. Sahil Güvenlik'in karşısında Telve kafe var. Onu da göremediyseniz sahilin her yerinden görebileceğiniz minaresiyle cami var. Artık minareyi ve camiyi bulduğunuza göre tek yapmanız gereken cami ile Deniz Kızı motel arasındaki dar geçitten ilerleyip sahilin paralelindeki caddeyi geçip Mehmet Dede Efendi caddesine girmek. Bu kez kısa bir yürüyüşün ardından sol tarafınızda kalacak Sole Mare Cafe. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

yeni emeklilere ipuçları

Sanırım ilk fark ettiğimde askerdeydim. Her asker gibi "şafak" sayıyordum. Askerde geçirdiğim günü değil, kalanını. Bir sabah, şafak kaç dediklerinde, bilmiyorum dedim. Nasıl dedi, "devrem". Bu bilgi bizde yok, dedim. Sen de bilmiyorsun, kimse de bilemez zaten. Yüzüme baktığında neden bahsettiğimi anlamıştı.
Süresi belirsiz bir ömür sürdüğümüz dünya hayatı, temelde, zaman dilimlerine ayrılabilir gibi düşünülür. İlk 20-25 yılı çocukluk-eğitim ve hayata atılma ile geçer. Sonrasındaki 25-30 yılı çalışma ve hayatı kurma, ardından gelen "kalan süre" ise emeklilik ve hayatı sorgulama ile geçer. Ben henüz ikinci evredeyim ama bu ikinci evrenin sonlarına yaklaşıyorum, her ne kadar kendimi daha yeni başlamış hissetsem bile. Bu yazıda ise üçüncü evre ile ilgili görüşlerimi paylaşmak istedim. Belki birilerinin işine yarar düşüncesi ile...
Öncelikle bir yanlıştan bahsederek başlayayım. İnsanların çoğu hiç emekli olmayacakmış gibi tüm hayatını çalışma ile geçiriyor. Bun…

Fasülyem Guru Küçükkuyu

Küçükkuyu, 10 senedir hayatımızda. Her sene geldiğimiz bir yer olunca neresi açıldı neresi kapandı takip edebiliyoruz.
Fasülyem guru geçen yıllarda çok sevdiğimiz Sole Mare pastanesinin yerine açılmış. 

Her yemek büyük bir Özen ile yapılıyor. Örneğin fasülye Japonya imalatı döküm tencerede pişiriliyor. Fasülye ise İspir ürünü. Domates çorbası dört farklı domatesten pişiriliyor. Günümüzde salça ile yapılmayan domates çorbası bulmak bile zorken 4 farklı domatesi kullanan bir şef bulmak çölde vaha bulmak gibi.
Fiyatlar ise Küçükkuyu'ya uygun. Bu mekan Bodrum'da olsa fiyatlar en az 2 misli olur. Yakında bu güzel ve Özel mekanla ilgili daha fazla bilgi paylaşacağım...

Sessizlik Kuleleri -2084-, Kaan Arslanoğlu

Ne yazmış olursa olsun düşünmeden ilk fırsatta satın alıp okuduğum iki yazar var. Biri Vedat Türkali, diğeri Kaan Arslanoğlu. Psikiyatrist doktor olan Arslanoğlu insan, insanın zayıflıkları, zeka, zeka yetersizliği gibi konularda tartışılacak eserler veren üretken bir yazar aynı zamanda. Söylentilere göre tıp doktorluğunu bırakıp tüm mesaisini yazmaya ayırmış artık. Devrimciler adlı romanının etkisinden uzun süre kurtulamamıştım. Hele işkenceleri anlatan bölümleri, o korkunç olayı yaşamışlarca, çok gerçekçi bulunmuştu. Yanılsamanın Gerçekliği başlıklı iki kitap, solun neden başarılı olamadığından Türkiye özelindeki sorunlara kadar çok konuda düşündüren önermeler içeriyor. Arslanoğlu'nun tüm romanlarını ve bir ikisi dışında tüm inceleme kitaplarını okumuş birisi olarak son romanı şaşırttı. Daha önce okuduğum romanlarından farklı olarak çok fazla gönderme içeren bir eser (belki önceki eserlerdeki göndermeleri fark edememiştim okuduğum dönemlerdeki birikimimin yetersizliğinden). Kutsa…

5G Yayıncılık dünyasını nasıl etkiler

Baştan söylüyeyim başlıktaki sorunun yanıtını IBC konferansı sonrası verebileceğimi umuyorum. Bu yazımda ise daha ziyade konuya giriş yapacağım.  Malum radyo ve televizyon yayınları birden fazla ortamda birden fazla yöntemlerle izleyiciye ulaşılıyor Ortam olarak sınıflandırma yaparsak:
UyduKabloKarasal 3 farklı ortam olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan uydu ve kablonun devam edeceğine dair bir tartışma yok. Karasalda ise durum tartışmalı.
Karasal ortamda yapılan yayın kıt kaynak olan "frekans" kullanılarak yapılıyor. Radyo yayınları, ülkemizde, FM modülasyon tekniği ile 88 -  108 MHz aralığındaki frekans bandından TV yayınları ise 470 -  694 MHz aralığındaki frekans bandından yapılıyor. Radyo için orta ve kısa dalga da kullanılsa bile  dinleyici sayısı bakımından FM ağırlıktadır.  Hem radyo hem de TV yayınlarının karasal ortamda da sayısal olarak iletilmesi için yöntemler geliştirildi. Ülkemizde ne radyo ne de TV Karasal sayısal iletim ile yayınlanıyor.  Oysa Avrupa ülke…

IBC, Avrupa'nın yayıncılık fuarı

Yayıncılık dünyasının profesyonellerinin takip ettiği iki fuar var. Bunlardan bir tanesi ilkbaharda Nevada çölündeki Las Vegas kentinde yapılan NAB fuarı, diğeri ise sonbaharda Amsterdam'da (ki Barcelona'ya taşınmasına ilişkin zemin yoklamaları sürüyor) yapılan IBC (International Broadcasting Convention). Profesyonel yayıncılıkta iki farklı fuar olmasının en temel nedeni büyük ölçüde Avrupa'da kullanılan yayın formatı ile büyük ölçüde ABD ve Japonya'da kullanılan formatın farklılığı (PAL-NTSC çekişmesi) IBC, her yıl fuar ile aynı tarihlere rastlayan bir de konferans düzenliyor. Bu güne kadar ne fuara ne de konferansa katılma olanağım olmadı ancak son bir kaç yıldır internetten programı takip edip, katılma olanağı bulan arkadaşlardan konferans makalelerini edindim. Gördüğüm odur ki IBC konferansında tartışılan konular, en geç bir iki sene sonra, hayatımıza giriyor. Konferansta böyle konular ele alınıyor olabilir, ki bu normal ve beklenen bir şeydir. Ancak, konferans ve f…

LTE Broadcast dertlere deva olabilir mi? EBU TR 027 ne diyor?

Blog yazarak hayatını kazanan insanlar yaşıyor ülkemizde. Gazeteci ve yazarların geçimini sağlamakta zorlandığı günümüzde, sadece blog yazarak bunu sağlayabilenlerin olduğunu bilmek, her defasında şaşırtmıştır beni. Bir insan bu kadar ilgi çekecek ve bu yüzden reklam alabileceği ne yazabilir diye. İtiraf ediyorum benim bloga ne olur reklam verelim diye yanıp tutuşan kimse olmadı bugüne kadar. Zaten ziyaretçi sayısı da bu gerçeği gün yüzüne seriyor. Blog yazarak/yazdığım için tanıştığım insanları kar saydım. Bu kişilere bir yenisi eklendi dün; Tufan YÜRUÇ. Tufan Bey ile bir çok ortak tanıdığımız var. Neredeyse benim yaşım kadar mesleki deneyimi olan bisi sonuçta. 
Tufan Bey ile konuştuklarımız aramızda elbette. Ancak bu sayfaları ve Elektrik Mühendisleri Odası'nın platformlarını kullanarak ülkemizin sayısal karasal televizyon yayıncılığında gideceği yola ışık tutmak elimizde. Bu anlamda, Tufan Bey'in Esat ÇIPLAK'ın açıklamaları üzerine yazdığım yazının sonuna eklediği LTE-B&…

Lacancı Psikanaliz ve Karakter Çözümleme / Mutluhan İzmir

Arka kapağının fotografını yanda gördüğünüz kitap, psikiyatrist doktor Mutluhan İzmir'in Lacan'ı konu alan ilk kitabı. Şubat 2013 tarihli bu çalışmanın ardından Mart 2013'de Öznenin Diyalektiği (Hegel, Sartre ve Lacan) gene İmge Kitabevi'nden çıktı. İkinci kitabı henüz bitiremedim, yakın zamanda bitecek gibi de görünmüyor işin doğrusu :)
Jacques Lacan 1901 - 1981 yılları arasında Fransa'da yaşamış bir psikiyatrist. Yazdıklarından çok yazdıklarının zor anlaşılması ile biliniyor sanırım. Mutluhan İzmir'in kitabı, daha önce izlediğim filmler (Dövüş Kulübü, Kuzuların Sesizliği ve Arzu Tramvayı) ile okuduğum kitaplar (Öteki, Yabancı, Dava ve 1984) üzerinden Lacancı psikanalizi açıklıyor. Bunu yaparken, felsefe ve psikanaliz jargonuna uzak olan benim de anlayabileceğim bir dil kullanılmış. Örnek olarak seçilen eserleri okumuş/izlemiş olmak bir avantaj elbette ancak önkoşul değil. İlgili bölümlerde eserlerin incelemeyle ilişkisine de yer verilmiş.
Bugünlerde ekranlar he…

Hormonlu Büyüme Yılları / Atilla Yeşilada

Ekonomi, denildiğinde ülkemizde akla "döviz, borsa ve altın fiyatları" geliyor. Bu garip algının oluşmasında merkez medyanın payı büyük kuşkusuz. "Ekonomi kanalı" diyerek sadece finans üzerine konuşanlar bu garip algının oluşmasında pay sahibiler. Atilla Yeşilada ismini bu "ekonomi" kanallarının birisinde yaptığı program sırasında öğrendim. 
Hormonlu Büyüme Yılları adlı kitabın kapağında şöyle bir ifade yer alıyor: "Milli ve yerli ekonomi" mucizesinin gerçek hikayesi. Parola yayınlarından ilk baskısını Mart 2018'de yapmış. Benim okuduğum da 352 sayfalık aynı baskıydı. 
Kitap, üst başlığından da anlaşılacağı gibi, "müthiş büyüme", "yerli ve milli", "ekonomide çağ atlama" gibi kavramlar ile anılan 2017 yılına muhalif bir ekonomistin bakışını anlatıyor. Bunu yapmak için seçtiği yöntem ise cesaret işi. Yeşilada, ParaAnaliz.com adlı sayfada ekonomiye dair yorumlar yazıyor. Hormonlu Büyüme Yılları adlı kitabında 2017 yı…

Saklıbahçe Restaurant / Çamlıbel Köyü - Güre - Edremit - Balıkesir

Tüm zamanların en uzun başlığı oldu sanırım. Mekanın adresi böyle, yapacak bir şey yok. Sakin kuzey egenin sakin mekanlarında dolaşmaya devam. Edremit ile Ayvacık arasında, eskiden küçük ve şirin olan yerleşim yerleri, şimdilerde halen şirin olsa da artık küçük değil. Özellikle Akçay sokaklarında dolaşırken İstanbul'un sahil mahallelerinde dolaştığınızı düşünebilirsiniz. Yüksek apartmanlar, sokaklar boyu park etmiş arabalar ve büyük şehir telaşıyla bölgenin en bozulmuş yerleşim birimi sanırım.  Güre, belki termal kaynağının getirdiği bir avantaj ile bu bozulmadan Akçay ve Altınoluk kadar etkilenmemiş gibi geldi bana. Halen sakin, halen kasaba havasında. Güre'den Altınoluk yönüne doğru giderken sağa Tahtakuşlar, Çamlıbel levhalarını göreceksiniz. Bu levhaları takip ederek, Kaz dağlarında yer alan Tahtakuşlar ve Çamlıbel köylerine ulaşabilirsiniz. Tahtakuşlar'da sizi bir etnografya müzesi karşılayacak. Çamlıbel'de ise Saklıbahçe. Sanırım köyde başka mekanlar da vardır. Bi…

Asla Şaşkın Kalma: Sadeceozgur ile "aşk" etiketli yazılar üzerine bir söyleşi

Öncelikle söyleşi önerimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederek başlayayım sözlerime. Öyle sanıyorum ki Sadeceozgur olarak ilk söyleşiniz bu.
Doğru. 12 yıl ve 1300'ün üzerinde yazı yayınladım bugüne dek. Bunlar arasında söyleşiler de var. Ancak kimse merak edip bana sormadı, derdin ne diyerek. Gerçekten az değil 12 yılda 1300 yazı demek, ortalamada 3 günde 1 yazı anlamına geliyor, ki aslında geçmiş yazılarımın birinde paylaştığım grafiği hatırlarsak yazı yazma sıklığım değişkenlik gösteriyor. Hiç yazısız geçen koca bir yıl var arada mesela. 
Evet, 2017 sanırım. Zor bir yıl olsa gerek sizin için. Elbette, aslında her yılın ve her vaktin kendi enerjisi olduğunu anlama gayreti içerisindeyim. Gayret bir yol bilgiye ulaşmak için. Yaşamakta olduğunuz günlerin yoğunluğu "bilgi"nin yardımına engel olabiliyor bazen. O zaman okuyucuyu fazla bekletmeden sorayım. Öncelikle neden aşk ardından neden şimdi? Siz neden "aşk"ı önce sordunuz ama izninizle, bir önceki soruda bıraktı…