Ana içeriğe atla

Küçükkuyu'nun büyük lezzeti: Sole Mare Cafe

Meksikalı balıkçının hikayesini biliyorsunuzdur  muhtemelen. Meksika’nın sakin bir balıkçı köyüne tatil için gelen genç "girişimci" sabahları o günün ihtiyacı kadar balık tutup, geri kalan zamanını ailesiyle keyfince geçiren bir adam farketmiş. Bir sabah yolunu kesmiş:
Kaç gündür seni izliyorum. Sabahları birkaç balık avlayıp sonrasında keyif yapıyorsun ailenle. Oysa avlayabileceğin daha tonlarca balık var. Seninle bir şirket kuralım, gemiler alalım”. 
Balıkçı, “sonra” demiş. 
Sonra o gemilerden oluşan bir filo kurarsın. Sonra şirketini borsaya açarız ve sen de keyfin için balık tutup, günün geri kalan zamanında ailenle birlikte olursun.”  diye devam etmiş girişimci. 
Balıkçı, “ben zaten hergün bu son söylediğini yapıyorum” demiş ve gitmiş.

Elbette eğitimden sağlığa bir çok hizmetin paralı hale geldiği günümüz dünyasında, Meksikalı balıkçı gibi geleceğimizden endişe etmeden yaşama şansımız yok belki. Gene de paranın amaç mı araç mı olduğu kimilerince karıştırılıyor sanki. 

Geçtiğimiz yazın en “tatlı” keşfiydi SoleMare Cafe. “Ege’nin başladığı yer” olan Küçükkuyu’nun lezzetini tanıtan bir yazı da yayınlamıştım blogda. Yazımı takip edip SoleMare Cafe’ye giden dostlarım da mekanı ve lezzetleri çok beğendi. Geçtiğimiz yıl karar verip bir türlü fırsat bulamadığımız söyleşiyi ise, yeni sezon öncesi yapalım istedim. 

Karşınızda İstanbul kaçkını Bulgaristan göçmeni iki bilgi teknolojileri profesyonelinin macerası: SoleMare Cafe’nin sahipleri... 



Ege’de sahil kasabasına yerleşip bir kafe açmak” her beyaz yakalının hayalidir sanırım. Bu hayalini genç yaşlarında gerçekleştireni ise görmemiştim geçtiğimiz seneye kadar. Sizleri, birçoklarının hayal aşamasında bıraktığı yaşamı gerçekleştirmiş olmanızdan ötürü tebrik ederek başlayayım e-söyleşiye. 
  • Kısaca kendinizi ve SoleMare Cafe’yi tanıtarak başlamanızı istesem. İstanbul’u terk etme fikri nasıl oluştu, Küçükkuyu nereden geldi aklınıza. Kafedeki lezzetlerin sırrı nedir?

[SoleMare] Öncellikle göstermiş olduğunuz ilgi ve güvene teşekkür etmek isterim. 

Sizin de belirtmiş olduğunuz gibi İstanbul kaçkını, iki çocuklu bir çiftiz. Büyük şehirde karmaşada boğulmuş ve bazı şeylerin yanlış olduğunu görmeye başlamıştık. İnsanca yaşamak için bunun doğru olmadığını düşündüren sebeplerimiz arttıkça İstanbul’dan kaçış planları oluşmaya başladı. Hayat sadece para kazanmak ve bunun için deli gibi çalışmak, okul taksiti ve kredi ödemekten ibaret olmadığını ailemize, kendimize kaliteli ve daha çok vakit ayırmak olduğunu geç olmadan fark edip, henüz emekli olmadan birçok şeyi kaçırmadan bu yola çıkmanın zamanı geldiğini sık sık kendi aramızda konuşur olduk. Daha az kazanarak daha mutlu bir yaşamımız olacağını da özümsemiştik. Çocuklarımızı sağlıklı ve doğa ile iç içe olduğu bir ortamda büyütme düşüncesi de ağır basınca çok kısa sürede kararımızı kesinleştirdik. İlk senemiz deneme olsun dedik ve arabaya sığdırabildiğimiz kadar eşya yükleyip Küçükkuyu’nun minik bir köyünde soluğu aldık. Yazları gelmek için daha önce orada keşif seyahatleri yapmıştık ve o seyahatler sırasında Kazdağları’nın doğallığı ruhumuza işlemişti. O ilk deneme senemizi minik bir taş ev kiralamıştık, İstanbul’daki evimizin konforundan hayli uzak ancak o bir yıl içinde stresten uzak keyifli ve yaşam sevincimizin katlandığını görünce daha ilk aylarında aslında deneme yılımızın sonucuna karar vermiştik. 

SoleMare’ye gelirsek, ilk olarak isminden bahsetmek gerekir. SoleMare İtalyanca’da Güneş ve Deniz anlamına geliyor. Bunlar çocuklarımızın ismi. ‘Neden İtalyanca derseniz’ yabancı bir isim takmayı düşünmememize rağmen SoleMare kulağa çok hoş geliyor. Tabi bir de İtalyan tatlılarının dünya mutfağında önemli bir yere sahip olması da bu ismi seçmemize neden oldu. İstanbul’da yaşayan insanların birçoğu küçük bir sahil kasabasına kaçıp küçük bir kafe açma hayali kuruyor. Biz de aynı hayalin peşindeydik. Gitme fikri ve olgunlaştırma süreci orada başladı. Eşimle birlikte hem yeni birşeyler öğrenmek hem de birlikte aktivite olması için pasta kursuna katıldık. Özellikle eşimin elinden yemek ve tatlı kitapları düşürmediği, işletmecilik dahi bir çok konuda araştırmasını yapmış ve İstanbul’daki komşularımız yaptığı lezzetlerin keyfini çıkarırken, biz de tepkilerini ölçme şansını yakaladık. Özellikle belirtmek isterim ki tüm bu lezzetlerin oluşmasında, SoleMare’nin iç tasarımından, logonun dizaynına kadar ki tüm aşamalar eşimin hayalinin yansımasıdır. 

Bu noktada teşekkür edemeden geçemeyeceğim bazı isimler var, düşlediğimiz logonun tasarımında desteğini esirgemeyen Ülkü arkadaşımıza, SoleMare’nin dizaynı sırasında babalarımızın harcadığı emeğe ve özene çok teşekkür ederiz. 
  
SoleMare ile birlikte bir çok güzel insanla tanışma fırsatı bulduk. Bunun yanında İstanbul’u terk etmenin ne kadar doğru karar olduğunu bir kez daha anlamış olduk. Meğerse ülkemiz genelinde bizim gibi büyükşehirleri terk edip doğa ile iç için yaşamayı, kendi emeği ile birşeyler üretenler de ne kadar çokmuş. 
Tiramisu
Lezzetlerin sırrı yaşam felsefemizin ürünlere yansıması diye özetleyebilirim. Doğal, sevgi dolu olmak. Ama en önemlisi “aşk”. Ürünlerimizde katkı maddesi yok, hazır şuruplar (mısır, glukoz vs) yok, kremalarımız krem şanti değil. SoleMare’deki her ürün mevsimin ve yörenin bize sunduğu taze meyveler ve diğer malzemeler ile hazırlanıyor. 
  • Kaç çeşit tatlı yapıyorsunuz? Kafenin en çok tutulan tatlısı hangisi? Bir de Bulgaristan günlerinden tatlılar da var galiba.

[SoleMare] Sabit bir menümüz yok. Atölye çalışması şeklinde dünyada ün salmış birçok tatlı için araştırma ve denemeler yapıyoruz. Bazen kendi yorumuzu da katarak ortaya çıkan tatlılarımız oluyor. Bu bakış açımız bir çok dostumuz tarafından “sürprizlerle dolu bir kafe” şeklinde yorumlanıyor. 


En çok tutan tatlımız konusunda kararsızım. Dönemsel olarak değiştiğini söyleyebilirim. Bir çok tatlımız için harika yorumlar alıyoruz ve elbete bu bizi daha iyisini yapabilme motivasyonumuzu artırıyor. 

GARASH
Örneğin GARASH pastamız, yapımında ceviz, bitter çikolata ve yumurta kullanılan ve hiç un içermeyen pastamız çok beğeni kazandı. Glutensiz olma özelliği nedeniyle özellikle glutene duyarlı kişiler tarafından çok takdir kazandı. Bir çok ürünün gluten içermesinden dolayı tatlı yiyemediklerini ve yılların tatlı yeme özlemlerini gidermiş olmamızdan dolayı büyük sevinç yaşadılar ve bu sevinç bizi de mutlu etti.

Özellikle kış döneminde deneysel çalışmalarımız daha fazla hız kazandı, OPERA dediğimiz bir pastamızın revaçta olduğu bir dönem vardı, zaman zaman CHEESECAKE, TIRAMISU veya SACHER ön planda olabiliyor.

Dünyanın ünlenmiş bir çok tatlısını denedik. Özellikle yatkınlığımızdan dolayı Bulgar ve Rus ekolünde yer alan tatlılar üzerinde çalıştık. Dostlarımız farklı olduğundan denemek istediler ve beğeni kazanınca devam ettik. GARASH, OREHOVA, OPERA, MEDENKA, FUNIYKA bunlardan bazısı. 

  • Özel günler için sipariş de alıyorsunuz sanırım. Müşteriler sadece Küçükkuyu ile sınırlı olmasa gerek. Körfezin diğer merkezlerinden de gelenler var mı?


[SoleMare] Evet, özel günler için çoğunlukla minikleri neşelendirmek için tasarım pastalarda sunmaktayız. 




Reklam ve tanıtım konusunda özel bir çabamız olmadı, hatta hazırladığımız broşürleri bile sadece gelen dostlarımıza verdik. Kulaktan kulağı varlığımız duyuldu Akçay, Altınoluk, Edremit ve Assos’tan özel olarak bizi ziyarete gelen misafirlerimiz oluyor. Büyükşehirlerden yaz dönemi geçirmek için gelenlerin bir çoğunun uğrak mekanı oldu. 


  • Sağlıklı beslenme ve özellikle “organik gıda” her yerde karşımıza çıkıyor. Organik gıda sertifikasına sahip olmasa bile geleneksel tarım ürünlerine ulaşmak, Küçükkuyu’da daha kolay olduğunu düşünüyorum. 


[SoleMare] Doğallık konusuna özellikle dikkat ediyoruz. Örneğin meyveleri bu yörede mevsiminde alıyoruz, zaman içersinde doğal tarım yapan insanları tanıma şansımız oldu. Onların ürünlerini kullanmayı tercih ediyoruz. Ancak bu noktada bazı yasal engellere takılıyoruz, örneği süt ürünlerinde sadece UHT süt kullanma konusunda Sağlık Bakanlığı’nın zorlaması olabiliyor. Buna rağmen hazır toz karışımlar hazır kekler vs kulanmıyoruz, süt reçelimizi köy sütünden yapıyoruz, pandispanyalarımızı özenle yumurtaları ayrı ayrı çırparak yapıyoruz, arasına ayrı iç kreması hazırlıyor, etrafını sıvamak için gerçek çikolatalı ganaj hazırlıyoruz.

Keçi sütü ile yaptığımız dondurmanın da beğeni topladığını söyleyebilirim

  • Eklemek istedikleriniz...


[SoleMare] SoleMare bir işletme olarak değilde dostların buluştuğu bir mekan olarak düşünebilirsiniz, sohbetlerin paylaşımların olduğu minik bir mekan, yolu düşen herkesi bekleriz

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Son olarak geçen yıl yayınladığım yazıdaki yol tarifini ekleyeyim:

İlk olarak Edremit - Altınoluk - Assos yönünde ilerliyorsanız:

Küçükkuyu merkezini (trafik lambalarını) geçtikten sonra yolun sağında Ziraat Bankası Küçükkuyu şubesini göreceksiniz. Bence arabanızı oraya park edin. Yolun iki yanını dikkatlice kontrol edip karşıya geçin. PTT'nin olduğu sokaktan (Mehmet Dede Efendi caddesi) denize doğru ilerlemeye başlayın. Sakin ve sessiz bu sokakta sağ tarafınızda kalacak Sole Mare Cafe. Arabanızla gitmek için sol şeride geçip U dönüşü yaptıktan sonra aşağıdaki tarife göre ilerleyin...

Assos - Küçükkuyu - Altınoluk yönünde ilerliyorsanız:
Assos'ta gelmek zorunda değilsiniz elbette. Ayvacık veya Çanakkale'den de geliyor olabilirsiniz :) Kısaca deniz sağınızda kalıyorsa, sağınızda göreceğiniz PTT tabelası, Mehmet Dede Efendi caddesinin girişini işaretliyor. Her ne kadar adı cadde olsa da öyle geniş bir yer beklemeyin. Sonrasında tarif aynı: Denize doğru ilerle sağında kalacak.

Küçükkuyu sahilinde yürüyorsanız:
Çay bahçelerinin önünde ilerlerken Sahil Güvenlik'i göreceksiniz. Göremediyseniz birisine sorun. Sahil Güvenlik'in karşısında Telve kafe var. Onu da göremediyseniz sahilin her yerinden görebileceğiniz minaresiyle cami var. Artık minareyi ve camiyi bulduğunuza göre tek yapmanız gereken cami ile Deniz Kızı motel arasındaki dar geçitten ilerleyip sahilin paralelindeki caddeyi geçip Mehmet Dede Efendi caddesine girmek. Bu kez kısa bir yürüyüşün ardından sol tarafınızda kalacak Sole Mare Cafe. 

Yorumlar

son 7 günün en çok görüntülenen ilk 10 yazısı

Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman

Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman'ın 1985'te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay'ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844'te Amerika'da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press'in kurulmasıyla "bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı" (s.80)
Postman, günümüzden 25 yıl önce y…

bir kez daha sayısal karasal televizyon

Bu konu üzerine blogda bugüne kadar 99 yazı yazdım. Yüzüncü yazıda ilk 99 yazıda savunduğum herşeyi bir kez daha mı düşünsek diyorum. Fazla merakta bırakmadan başlayayım derdimi anlatmaya: İlk 99 yazıyı okumanızı beklemediğim için kısacık bir özet geçeyim. Daha kolay okunacağını umarak maddeler halinde yazayım dedim. Konu neydi? Karasal ortamda, yani çatımızdaki "kılçık" anten ya da televizyonlarımızın üzerindeki "tavşan kulağı" anten ile aldığımız, televizyon yayınlarının yeni teknolojiye uygun hale getirilmesi. Teknik ifadesiyle analog karasal televizyon yayınlarının sayısallaştırılması.  Neden böyle bir şeye gerek duyuldu? İki nedeni var. Öncelikle televizyon yayınlarının kalitesi arttı. Daha net görüntüler, daha büyük ekranlarda izlenebilecek kadar net görüntüler ve daha daha büyük ekranlarda daha daha ayrıntılı renklerin izlenebileceği kadar net görüntüler. Teknik ifadesi ile PAL yayınlar önce standart definition (SD), ardından high definition (HD) ve son olarak Ul…

Netflix değiştirir demiştim, değiştiriyor - 2

Yazının başlığı "Netflix değiştirir demiştim, değiştiriyor" idi. Sonra, eski yazılarıma bakarken aynı başlığı daha önce kullandığımı gördüm. Hem konunun devamı hem de aynı başlıklı ikinci yazı olması sebebiyle başlığa "- 2" ibaresini koydum.   2016 yılının Ocak ayında bloga eklediğim yazımdan alıntı ile:
"Şimdi düşünün, zamanında çok izlenen ve bir şekilde ekranlardan ayrılmak zorunda kalan yapımları, diyelim Behzat Ç.'yi ya da Leyla ile Mecnun'u ya da bunlara benzer kült içerikleri de yayınlamaya başlayan, hatta bununla kalmayıp orijinal içeriklerini kendi yapım şirketiyle üretmeye soyunan bir platform sistemi kökten sarmaz mı?"


Aradan 3 seneden biraz fazla zaman geçti. Leyla ile Mecnun ve Behzat Ç. tam tahmin ettiğim gibi Netflix platformunda eklendi. 

Geçen aylarda internet ortamına düşen bilgiye göre Behzat Ç. dizisinin yeni bölümleri Netflix platformu için çekilecek. Bu yazıyı eklememin nedeni ise hem tahminlerimin doğru çıktığını paylaşmak isteme…

yayıncılığı değişen şeklinin görünen yüzü: Vlogger'lar

Blogum 15. yaşının içerisinde. Kasım 2019'da, 15'ini bitirmiş ve 16. senesinden gün almış olacak. Bir zamanların "moda" uğraşlarından olan blog yazmak, artık, günün diliyle, "out". "In" olan ise, vlog videosu hazırlamak. Action Cam olarak adlandırılan cihazlar kullanılıyor çoğunlukla vlog'larda. "Vlogger"lar, Youtube öncelikli olmak üzere, video paylaşım sitelerinde açtıkları kanallarda, büyük bölümü belli konuya odaklanmış (araba testleri, makyaj, yemek tarifi, oyuncak tanıtımı, matematik sorusu çözümü...) 8-10 dakikalık videolar yayınlıyorlar.  İş modeli basit: izlenme ve abone sayısına paralel olarak video arasına konulan reklamdan elde edilecek pay ile yeni ve daha ilgi çekecek videolar üret. Ünlü oldukça, "ürün yerleştirme" reklamları al. Yani, video içerisinde, izleyiciye çok belli ettirmeden, alttan alta reklam yap :)  Peki yayıncılık dünyası nasıl etkileniyor? Bundan bir kaç yıl önce yazmaya başlamıştım, yayıncılık dün…

Orfoz Restaurant / Eymir Gölü - ANKARA

Eymir Gölü yazılarına devam. Bu kez gölü ikinci kattan izlemek isteyenler için sobalı, sıcak kapalı alan sunan, havalar ısındığında ise gölün içindeymiş hissi uyandıran bahçesi ile gönüllere taht kuran ORFOZ.  Mekân, TRT tarafındaki kapıdan göl çevresine girdiğinizde Çobanoğlu Restaurant sonrasında yürümeye devam ettiğinizde 10-15 dakika içerisinde karşınıza çıkacak. Çobanoğlu ile Orfoz arasındaki yol iki tane. 


Birisi göl kenarından dolaşıyor, diğeri tepeye çıkıp iniyor. Göl kenarından dolaşan yol daha mâkul eğimli. Diğer yol ise epeyce dik. Gene göl kenarından ilerleyen yolu tercih ederseniz, Orfoz'a gelmeden önce sağ tarafta, gölün içine giren bir burun olan İnce Burun'u görebilir, küçük tepeye çıkıp göle farklı bir açıdan bakabilirsiniz. Orfoz, gözleme, balık ve et ızgaralar, kahvaltı ve içecekler sunuyor. Pazartesi günleri kapalı. Fiyatlar makul. Bina, eskiden kayıkhane olarak kullanılmış. Mekândaki bir masa ise rezerve. İçerisi ne kadar dolu olursa olsun bu masaya müşteri a…

Tarihe Tanıklık Edenler / Arı İnan

Eserin tam adı Tarihe Tanıklık Edenler Cumhuriyet'in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler. İlk baskısı 1997 yılında Çağdaş Yayınları'nca yapılmış. Benim okuduğum Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nca Haziran 2017 tarihli ikinci baskısıydı. Bu ikinci baskının, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Eylül 2011 tarihli, genişletilmiş baskısının ikincisi olduğunu ekleyeyim.  Arı İnan, malumunuz olduğu üzere, Prof. Dr. Afet İnan'ın kızı. Bu kitapta söyleşiler yaptığı, Cumhuriyet'in kurucu kuşağı üyelerinin, sanırım tamamı, rahmetli annesini tanıyanlar. Hatta anıları paylaşırlarken, "annenizin bildiği gibi, anneniz belki daha iyi hatırlar" gibi ifadeler kullanılıyor. Prof. Afet İnan ile de söyleşi yer alıyor eserde. Söyleşilerin çoğu 1970'li yıllarda yapılmış. Söyleşilen kişinin ayrıntılı özgeçmişi, söyleşi öncesinde sunulmuş.  Eserde kimlerle söyleşilerin yer aldığını eminim merak ediyorsunuzdur. Fazla merakta bırakmadan, eserde yer alma sırasına göre listeyey…

short misto non-fat

İlginç bir ülkede yaşadığımı düşünüyorum. Yemeklerden sonra orta şeker Türk kahvesi ile suda eriyen granül kahve dışında çayın hakimiyeti yaşanan bir ülkede kahve zincirleri tutacak deseler inanmazdım. Zaten bu yüzden kimse bana yatırımları konusunda danışmıyor. Bu yatırım işlerinden anlamıyorum. Starbucks'ı, bir kaç gün için gittiğimiz Tayvan'ın başkenti Taipei'de görmüştüm ilk olarak. O tarihte henüz Türkiye'de Starbucks yoktu. Yazının başlığı da kimseye bir şey ifade etmiyordu. Wikipedia bilgilerine göre 2003 yılında ülkemizde ilk dükkanını açan şirketin bugün 130'dan fazla şubesi var. Dünyada ise buradaki bilgiye göre 17000'den fazla dükkanı varmış.  Bir zamanlar kimseye bir şey ifade etmeyen başlık ise bugün benim "Starbucksca" diye adlandırdığım bir dilin pek sık duyulmayan sözlerinden, tercümesi şöyle: çocuk boyu bardakta günün kahvesinden istiyorum. içerisine yağsız süt konulsun. Peki neden pek sık duyulmayan diyorum. Çünkü, kahve ile geç tanı…

İkiz bebekle tatile çıkacaklara öneriler

Blog sayfamdaki yazıları belli kategorilere göre ayırıp etiketliyorum. Yazacaklarımın etiketlenebilecek şeyler olmasına özen gösteriyorum. Kısacası her aklıma geleni bloga yazmıyorum. Bugün canım sıkıldı, bari canımın sıkıldığını tüm dünya duysun demiyorum. Biraz bu nedenle, biraz yazarın anonimliğini korumasını sağlama kaygısıyla özel hayatıma ilişkin paylaşımları sınırlı tuttum bu güne kadar. Bu yazı yukarıda anlattıklarımla çelişse bile tatile çıkmadan önce yaptığım internet aramalarında işe yarar çok az bilgi bulabildiğim için ikiz bebek sahiplerine deneyimlerimi aktarayım istedim. Bu yazı ile birlikte yeni bir etiket bloga merhaba diyor: İkiz büyütmek. Bu etiket altında, çok sık olmamakla birlikte, ikiz büyütürken yaşadıklarımı paylaşacağım.

Göksu Restaurant Nenehatun şubesi açıldı

ve beklenen gerçekleşti...Ankara'nın Sakarya caddesine açılan Bayındır sokakta yer alan Göksu, gönüllere taht kurdu. Gerek servisi, gerek yemeklerin lezzeti vazgeçilmezler arasına girdi. Mekanın Kızılay'ın göbeğindeki Sakarya caddesinde olması, kimilerini üzüyordu. Özellikle Kızılay'a hiç inmeyenler, kalabalığı sevmeyenler yukarılarda bir Göksu hayali kuruyordu. Uzun sürdü inşaat. Nenehatun caddesi ile Tahran caddesinin kesiştiği köşede yer alan binanın inşaatının neden bu kadar sürdüğünü pek anlamamıştım, düne kadar. Dışarıdan 4-5 kat görünen bina toplamda 10 katlıymış. Üstte 3 kat içkili restaurant (ki bu bölüm henüz açılmamış), girişte bekleme salonu ve bar-kütüphane, girişin altında işkembe ve kebapçı (ki bu bölüm hizmet vermeye başladı), işkembecinin altı tam kat mutfakmış, onun altında garaj-çamaşırhane ve en altta iki kat konferans salonu olarak düzenlenmiş öğrendiğime göre. İlk ziyaretime ait fotografları (binanın dıştan çekilmiş bir görüntüsü ve iştah açıcı) beğenin…

İttihat ve Terakki'nin Son Yılları (1916 Kongre Zabıtları)

Yakın tarihimize ilgimi artık biliyorsunuz. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemini anlayabilmek adına okuyorum sürekli. Bu sayede, araştırmacıları heyecanlandıracak bir kütüphaneye sahip oldum diyebilirim. İleride akademik çalışma yaparsam, bu birikim çok işime yarayacak. Merakım bu kez beni Nehir Yayınları tarafından 1992 yılında basılan Hatıralarla Yakın Tarih serisinden İttihat ve Terakki'nin Son Yılları adlı esere götürdü. Kitabın yazarı yok, haliyle. Ancak yayına hazırlayan ve sadeleştiren bir isim var: Eşref Yağcıoğlu. İttihat ve Terakki Cemiyeti, toplam 8 kongre gerçekleştirmiş. Her kongresi, ülkemiz tarihi için son derece önemli sonuçlar içeriyor. Kitapta konu edilen 1916 yılında, yani Birinci Cihân Harbi'nin üçüncü senesinde, düzenlenen yedinci kongresi. Hem Kongre zabıtları hem de Kongre sonrası Tanin gazetesinde çıkan yazılardan derlemeler yer alıyor kitapta.  Yağcıoğlu'nun sunuş yazısı, konuya yabancı olanlar için yetersiz. Belki böylesi bir kitabın başına…