Ana içeriğe atla

Sıradışı Paris Rehberi'nden bir Paris blogu: Paris Mektupları: Aslı ULUSOY PANNUTİ söyleşisi

Aslı ULUSOY PANNUTI
Bu söyleşi işini gerçekten sevmeye başladım. Hele bir de Aslı ULUSOY PANNUTI gibi, kısa sürede yanıtları gönderen birisiyle söyleşi yapmak çok daha keyifliydi. Buradan, aylardır yanıt gönderecek olanlara da "kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" demiş olayım. 

Aslı hanımı Cumhuriyet gazetesindeki yazılarıyla tanıdım. Paris'e yerleşmeye gideceğimiz belli olunca, evdi, çocukların okuluydu soracak çok soru oluştu birden. Bu işleri bilen birisi kimdir sorusunun yanıtı oldu Aslı hanım. Sağolsun o zaman tanıştırdığı Elvan UZEL MATEO, deyim yerindeyse Paris'teki elimiz ayağımız oldu. Onun vesilesiyle hazırladığımız dosyamız, ilk hafta içinde evimizi tutmamızı sağladı mesela, ki Paris'te bir iki günde kiralık ev ayarlamak öyle herkese nasibolmuyor. Ev kiralamak işi de, pek çok diğer iş gibi, tam Fransız usulü :) 

Aslı hanım, Paris'te eşlikçi rehberlik yapıyor. Ahmet Öre, Cüneyt Ayral, Nedim Gürsel gibi Aslı Ulusoy Pannuti de elektronik ortamda tanıştığım Paris sakinlerinden. Yüzyüze görüşmüşlüğümüz olmadığı gibi telefonla da görüşmedik aslında :)


Rehberlik, benim çok önemsediğim işlerden birisi. Söyleşiye geçmeden bir küçük anımı paylaşmak isterim. Prag'da bir çok butik tur var. Gidenler bilecektir, Kafka turu, Yahudi mahallesi turu, sosyalizm turu gibi. Biz sosyalizm turunu seçmiştik, kendi programladığımız Budapeşte, Prag gezimizde. Turun rehberliğini makine mühendisliğinden emekli bir bey yapıyordu. Amca sağolsun, Prag'ın sosyalist zamanını, Prag baharını, neler yaşadıklarını kendi deneyimlerini de katarak anlattı. Bir anısını da ekledi. Dediğim gibi amca, makine mühendisi, bir gün fabrika ziyaretinde bulunan dönemin Komünist Partisi'nin yetkilisini gezdirirken demiş ki "aslında bizim de yarı iletken teknolojisine yatırım yapmamız gerekir". Bilmeyenler için bir açıklama yapayım. Bu entegre denilen, çip denilen küçük silikon devre elemanları yarı iletken olarak adlandırılır. KP yetkilisi, "Yoldaş, demiş. Başkasının ne yaptığı bizi ilgilendirmez. Biz komünistler işi yarım yapmayız, biz tam iletken fabrikası kuralım."

Bu anıyı, hiçbir blogda okumayazdım, hiç bir gezi rehberinde yer almazdı. Aynı şekilde amcayla dolaşırken anlattıklarını dinlemesem, Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını da bu kadar iyi anlayamazdım. Bu yüzden rehber, ancak gerçek bir rehber, size çok şey katacaktır. 

Soruları her zaman olduğu gibi önceden gönderdim, Aslı hanım yanıtladı ve yanıtlarda değişiklik yapmadan, fotografları ekleyerek yayınlıyorum. Sorması benden, yanıtlaması söyleşi sahibinden :) Bu bilgiyi neden vurguladım, söyleşiyi okuyunca göreceksiniz...

Bu arada, Aslı hanımın da yer aldığı grup fotografını eken Mehmet Bayrakçı. Diğer tüm fotograflar Aslı Ulusoy Pannuti'ye ait. 
kilit takılan köprünün kilitlerinden arındırılmış hali

-Öncelikle hayırlı olsun  www.parismektuplari.com adresli blogunuz.. Sizin bir de uzun süredir www.siradisiparisrehberi.com isimli bir siteniz var. İkisi arasındaki en büyük fark ne olacak, blogda nelere yer vereceksiniz?

Evet, büyük bir heyecanla hazırladığım, ortalama iki günde bir yenilediğim bir blog ‘parismektuplari’. Paris turlarını yaptığım neredeyse tüm arkadaşlar, uzun süredir aşağı yukarı aynı şeyi söylüyorlardı: “Paris’i, hikayelerini, buradaki hayatı ne kadar güzel anlatıyorsunuz! Gazeteciliğinizi ve rehberliğinizi birleştirdiğiniz bir blog yapmanın zamanı artık!” Gerçekten de hep söylerdim, ben gece gazeteye yazıp ertesi gün turda anlatıyorum diye. Yaklaşık altı yıldır hazırladığım ‘siradisiparisrehberi’ ise daha çok rehberlik kokan bir çeşit kartvizit benim için. Yani şahıslar ya da gruplar, bazen de acentalar bana bu site yardımıyla ya da gazetelerde yayımlanan yazılarımdan ulaşıyorlardı. Rehberlik sitemde de Paris’e ilişkin çok şey yayımlıyorum ama dediğim gibi daha çok pratik hayat ve rehberlik bilgisi ağırlıklı bu metinler. Artık buna ek olarak, sürekli yeni bir konunun heyecanını duyduğum bir blog hazırlamanın zamanı gerçekten de gelmiş, yapınca gördüm. Parismektupları benim için bir çeşit ‘Paris-Fransa gazeteciliği’ aslında. Yani Cumhuriyet, Hürriyet Seyahat başta olmak üzere çeşitli yayınlara yazdığım haberlere benzeyen ama kimi zaman da gerek kullandığım üslup, gerek seçtiğim konular, gerekse yazı uzunlukları itibariyle onlardan tamamen farklı metinlerden oluşan bir yayın alanı! Üstelik blogda bir gazete ya da dergi yazısındaki vuruş ya da sayfa sınırlamanız olmuyor. İstediğiniz kadar fotoğrafı, istediğiniz uzunluktaki yazıyla kullanıyorsunuz. Blogda çok dikkat ettiğim bir şey de, tıpkı siradisiparisrehberi.com’da olduğu gibi, çoğu zaman kendi çektiğim fotoğrafları kullanmak! Eğer bu olamıyorsa, profesyonel fotoğrafçıların konuma ilişkin basın dosyası içinde verilen fotoğraflarını kullanıyorum. İnternette bulunmuş fotoğrafları çok çok mecbur kalmadıkça almıyorum. Ayrıntı gibi görünen bu noktanın ciddi blogları ve siteleri diğerlerinden farklı kıldığına inancım tam çünkü.

Parismektuplari’nin konuları hayli çeşitli: ‘Paris’te ve Fransa’da günlük hayatın yanı sıra gelenekler, tanıklıklarım; burada illa ki görülmesi gereken mekanlar, tadılması gereken tatlar; Paris’teki ilginç sergiler, etkinlikler..’ Ayrıca bir gazetenin kitap ekinde yer alabilecek türden ‘Okudum’ başlığı altındaki yazılar.. Her zaman değilse de çoğu zaman Paris ve Fransa’ya değen ya da Fransa ayaklı olup da Türkiye’ye uzanan hikayeleriyle bu kitapları kuru kuru tanıtmak yerine, yazarlarıyla söyleşiler yaparak, konuyu canlı tutmak başlıca endişem. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’ndeki öğrenciliğimden beri, yani tam 22 yıldır ana kaygım bu zaten: Yazdıklarım okunsun, okuyanlar heyecanlansın ve takdir etsin! Paris turu istemek için arayıp da tura geldiklerinde hep söylerler, “Elektriğiniz, heyecanınız telefondan geçiyor” diye.. İstiyorum ki bu heyecan blogumdan da geçsin; insanlar okudukça şaşırsın, merak etsin, kalpleri hızlansın! 
Atlı karınca, Paris'in sembollerinden. Her köşe başında, metro duraklarında, mahalle aralarında vardı.

-Paris'e çok farklı amaçlarla gelenler oluyordur eminim. Ülkemizde Fransız okullarının öğrencilerinden, aşk kenti ziyaretçilerine, Disneyland tutkunlarından, Printemps alışverişi severlere.. Hem farklı beklentiler, hem farklı gelirler, hem de farklı kültürel birikimler. Öncelikle bu tespitime katılıyor musunuz? Bağlantılı olarak bu farklı beklentilere yanıt vermenin zorlukları oluyor mu?

Bu açıdan dünyanın en güzel mesleklerinden birini yapıyorum: Türkiye’deyken bir araya gelmem, aynı ortamda bulunmam belki de imkansız yüzlerce ortamdan insanla buluşuyor, onların birkaç günlüğüne de olsa özellerini görüyor, tanık oluyorum. “Neden Türkiye’deyken bir araya gelmeniz imkansız olurdu?” derseniz, hepimiz içinde bulunduğumuz meslek ve sosyal hayat çerçevesinde, belli bir profilden gelen kişilerle yaşıyoruz çünkü. Evimizin kapıcısından, bindiğimiz dolmuşun şoföründen, gittiğimiz hastanenin doktorundan söz etmiyorum. Onlarla birlikte değiliz, hayatlarımız zaman zaman kesişiyor sadece. Benim bir araya gelmekten, birlikte olmaktan kastım zamanı paylaşmak, ne bileyim bir yapının karşısında hissettiklerimizi birbirimize söylemek ya da yemek seçimlerimizi birlikte yapmak mesela.. Kişilik özelliklerimden de kaynaklanan bir avantajım var bu konuda. Sıcağım, iletişimim kolay ve elektriğim çok kolay geçiyor insanlara. Bazı arkadaşlar bunu gazetecilik tecrübeme de bağlıyor, mümkündür. Türkiye’de çok yüksek kademelerde bulunan, ‘fiyakalı’ kartvizitler taşıyan arkadaşlarla da, dokuz yaşındaki bir minikle de ortak, rahat dil yakalayabiliyorum. Bir de çok meraklıyım, merakım özel hayat, dedikodu vs üzerine değil. İnsanlar evde ne pişirirler, hangi şarkıları dinler hangi türkülere ağlarlar, çocukluğumdan beri hep merak ettim. (Gazeteciliği meslek olarak seçmem ya da bir yabancıyla evlenmem de bundan sanırım.) İnsanlardaki bu yaşam ve kültür farklılığı benim için ciddi bir merak, heyecan konusu oldu hep! O farklı kültürler, farklı beklentileri de getiriyor tabii beraberinde, iyi ki zaten!.. Böylece her gün Eyfel’e çıkıp Seine nehrinde tekne turu yapmak zorunda kalmıyor, işimi klasik rehberliğe dönüştürmüyorum.

Bu farklılığın bir güzelliği de bende yarattığı insani zenginlik muhakkak! Kaç gün sürerse sürsün Paris turlarımız sırasında sürekli kültürel bir alışveriş yaşanıyor çünkü. Bir gün İstanbullu Musevi bir aileyle Paris’in Yahudi Mahallesi diye bilinen Marais sokaklarındaki gözlerden uzak sinagoglardan birine gidip, duayı izleyip, sonunda sinagog görevlisinin Fransızca konuşmalarını Türkçe’ye çevirirken; bir başka gün Mardinli Süryani bir aileyle Paris’te bir Ortodoks Kilisesi’nin peşine düşüyorum. Ya da Türkiye’den, Almanya’dan gelen Müslüman bir aileyle Paris Camii’nde Cuma namazına gidiyorum; Fransızca vaazda anlatılanları çıkışta Türkçe aktarıyorum vs.. 
Paris'te müstakil ev

Bu kültürel zenginleşme benim için sadece dini anlamda olmuyor tabii. Türkiye’de üst düzey yöneticilik yapan ve geçenlerde Paris turlarıma eşiyle gelen bir bey, “Siz de gurbetçi sayılırsınız. Önce İran’a, ardından Amerika’ya giden ablamın hayat hikayesinin ilginizi çekebileceğini düşündüm” diyerek ablasının yazdığı özyaşam öyküsünü getirdi, nefessiz okudum ve hemen parismektuplari’na yazdım. Birkaç gece uykumu bölecek kadar etkilendiğim bu yaşam öyküsünü, Paris ya da Fransa ile hiç ilgisi olmadığı halde herkesle paylaşmalıydım çünkü!

-Siz Fransa’da 1 okul yılı eşlikçi rehberlik okuluna gitmişsiniz, hem de yatılı! Biraz bahsedebilir misiniz, aldığınız eğitim neleri kapsıyordu?

İtalya’dan Fransa’ya gelip de İtalyanca’dan sonra Fransızca öğrenmek zorunda kalan biri olarak aşılması gereken kocaman bir dağ daha bekliyordu beni: Kendime uygun bir meslek bulmak! Anadilimde yaptığım gazetecilik mesleğimi sonradan öğrendiğim Fransızca ile yapmam mümkün görünmedi bana. Bazen kabusa dönen, yeni bir meslek arama dönemimde çeşit çeşit insanla karşılaştım. Fransa’da işsizleri öncelikle iş bulma kurumuna yönlendiriyorlar. Orada çeşitli danışmanlarla görüşüyorsunuz. İş bulma kurumu benim gibi üniversite eğitimli Türk, İtalyan, Polonyalı aklınıza gelebilecek her türlü milletten arkadaşla karşılaştığında genellikle duvara tosluyor. Çünkü yakın zamana kadar sadece ‘işçi’ statüsünde göçmenler gelmiş buraya. Genel ekonomik krizle, nitelikli insanlar da göç edip, iş arar hale gelince kurum, onlara ne önereceğini bilemez olmuş. Sonuçta bu nitelikli insanları inşaatçılık, temizlikçilik, çocuk bakıcılığı gibi temel işlere göndermekten kendileri de çekiniyorlar. Bu durumlarda, konuya daha uzmanca yaklaşan çeşitli derneklere yöneliyorlar. İşte beni görmekten ve bir şey önerememekten bıkan (gülüyor) sosyal asistanımın bu türden bir derneğe yönlendirmesiyle tanıştım Erica ile. Bu çok sempatik ve çok genç hanımla, geçmişim, tecrübelerim üzerine konuşurken minik bir liste çıktı ortaya: Gazetecilik mesleğinden geliyordum, üç dil konuşuyordum, insan ilişkilerim çok rahattı ve genel kültürüm iyiydi. Derken bir gün, Allah tarafından gelen bir mesaj gibi, sabahın 5’inde ‘Rehberlik okusam!’ fikriyle uyandım. Bu fikrimi eşimi uyandırıp da söylediğimde hayli eğlendi, “Sen sağını solunu bilmiyorsun, rehberliği nasıl yapacaksın!” diye.. Ama onu dinlemedim ve Erica’ya düşüncemi açıkladım. Hemen yanımda okul araştırmaya başladı ve Paris dışında bir okul buldu. Temmuz sonuydu. Okula kaydolabilmek için açılan sınava acilen başvurmalıydım, çünkü Fransa Ağustos’ta tüm kurumlarıyla tatile girer, hayat durur burada! Sınavı başarıyla geçtim. Evimize iki saat uzaklıktaki bu okulda yatılı okuyabilecektim. Eylül ayı geldiğinde elimde minik valizimle okula gittiğim o günü hiç unutamam. Soğuk, gri bir gündü. Yetişkinlere yönelik eğitim programlarının uygulandığı bu devlet okulunda, Fransa’nın dört bir yanından gelen Fransızların yanı sıra bir Arap ve bir de İtalyan arkadaşım vardı. O yedi buçuk ay çok renkli geçti. Fransız sanatı ve tarihi, Fransa’daki önemli turistik sit alanları başta olmak üzere, turizm yasası ile bu yasa kapsamında oluşturulmuş, Fransa’nın çok kıymet verdiği turizm ofisleri, seyahat organizasyonu, acentacılık, tur hazırlama yöntemleri, harita okuma gibi birbirinden farklı konularda gördüğümüz eğitim sırasında, ülkenin gözbebeği mekanlara da hocamız eşliğinde turlar düzenledik. Eğitimimizin sonunda yurtdışına bir seyahat düzenlememiz gerekiyordu. Uçaktan otele, ülke içi ulaşıma, yemeğe, bütçeye tüm ayrıntıları biz düşünmeliydik ve böylece topluca Budapeşte’de bulduk kendimizi. Budapeşte’deki meşhur Gül Baba türbesinde, ki o sıralar kapalıydı ve gitmeden önce turum için Turizm Bakanlığı’ndan aldığım izinle özel olarak açtırmıştım,  Fransızlara ezan kaydı dinlettirdiğim, Osmanlı hamamlarını gezdirdiğim ‘Budapeşte’de Osmanlı izleri’ başlıklı turum çok heyecan vermişti bana. Hocamızın ve tura katılan öğrenci arkadaşlarımın takdiriyle karşılaşmıştı. 
Sokak sergisi

Eğitim sonunda bir buçuk aylık staj zorunluluğu vardı. Türkçe ve İtalyanca turlar düzenleyen Paris’teki bir seyahat acentasındaki staj dönemim çok güzel geçti. Sanırım onlar da benden memnun kaldılar ki, bedava olması gereken stajımın sonunda bir ücret ödediler bana. Fransa’da turizmden kazandığım ilk paraydı, hiç unutmam. Okulum bittikten sonra da onlarla grup ve münferit turlarında çalıştım; sonra ise kendi kanatlarımla uçmaya başladım.

Aldığım eğitimin adı ‘eşlikçi rehberlik’. Sarkozy zamanında ‘masraf oluyor’ gerekçesiyle kapatılan okulum kokart vermiyordu, çünkü müze rehberliğine değil, şehir rehberliğine ve seyahatlerde eşliğe hazırlıyordu. Bir ara müze rehberliği için Paris ve yakınlarındaki çeşitli üniversitelerde yapılan eğitimlerden birine katılmayı da düşünmedim değil. Bu işi iyi yapan bir İtalyan arkadaşım beni çok teşvik etti bu konuda. Ama ne yalan söyleyeyim, günlerimin müzede geçeceği, her gün aynı tablolaları, aynı heykelleri ve onların yaratıcılarını anlatacağım, kapalı alanla sınırlı bir hayat değil benim hayalim. Gazetecilikte de rehberlikte de aradığım şey hep farklı konular, farklı temalar çerçevesinde çalışmak. Üstelik bu durum eşlikçi rehberlik eğitimi sırasında aldığımız sanat tarihi dersleri konusunda kendi kendime derinleşmemi de engellemiyor.

-Paris'i Türkçe anlatan birden fazla blog var. Kimilerinde, birçok pratik bilgi de içeriyor. Bu tür sitelerin, blogların rehber taleplerine etkisi oluyor mu? 

Doğrusu başta bu türden blogların rehberlik talebini etkileyebileceğini sanıyordum. Oysa zaman içinde gördüm ki bu tahminim doğru değil! Çünkü bu blogların sıkı takipçilerinin çok büyük bir bölümü rehber arayışında değil zaten. Onlar kendi kendilerine gezmek istiyorlar. Bu yüzden Paris’e gelmeden önce saatlerini, pratik, günlük yaşantı bilgileriyle dolu bu blogları okumaya ayırıyorlar. Bakın şimdi, bana geçenlerde yıllarca Amerika’da yaşamış, biri Robert Kolej mezunu, diğeri St Joseph’li bir çift geldi. Bu insanlar gerek İngilizce’ye, gerekse Fransızca’ya son derece hakimler, ilk bakışta rehber almazlar gibi geliyor insana. Oysa ki bir değil, üç günlük tur aldılar. Turumuzun sonunda dayanamayıp sordum: “Siz dillerinizle, Amerika’dan gelen metro ve harita okuma kültürünüzle Paris’te bensiz, rahat rahat dolaşabilirdiniz. Neden beni tercih ettiniz?” diye... Güldüler: “Tabii ki sizsiz gezebilirdik ama biz sizinki gibi hikayeli, sürprizli bir tur istiyorduk” dediler. “Siz rehbersiniz ve bu şehri bir rehber olarak tanıyorsunuz, hatta bununla da kalmayıp Paris’i, ona ilişkin hikayeleri oturup gazeteye yazıyorsunuz. Bizim dil bilgimiz ya da harita okur halimiz, sizinle yaptığımız turun yerini nasıl tutabilir!” Başka bir örnek vereyim. Geçen kış dans eğitimi için yıllarca Paris’te yaşamış Tan Sağtürk 90 kişilik okul grubuyla geldi, 2 otobüs gezdik. Paris’i çok iyi bilen biri Tan Bey. Başta çok mesafeli dururken turun sonlarına doğru herkesin önünde, “Kafamdaki olumsuz rehber imajını yerle bir ettiniz. Paris hakkında bilmediğim ne çok şey öğrendim sizden” dedi. Şimdi bu şunu gösteriyor: Pratik, günlük hayat bilgisi ya da sadece Fransızca bilen insan arayışında olmayıp, şehri anekdotlarıyla, ilginçlikleriyle dinlemek, rehberle gezmek isteyen bir kitle hep olacak! Yaptığım iş çok insani bir şey. Bu şehrin bilgisini, burada edindiğim hayat tecrübesini aktarırken sesime, gözüme yerleşen duyguyla dinliyor gelen kişi. Zaten o yüzden boynuma sarılıyorlar ayrılırken, “Artık Paris sen, sen Paris demeksin bizim için” diye..
Aslı hanım sağ başta



Ha bakın, bu türden blogların rehberliğe olumsuz etkisi nasıl olabilir, onu anlatayım. Eğer blog sahipleri, belli bir okuyucu güveni kazanıp, sadece yakın arkadaşlık ettikleri rehberleri ya da rehberlikle ilgisi olmayan dostlarını bu ‘piyasaya sokma’, onları bir çeşit ‘pazarlama’ eğilimine kapılırlarsa tehlikeye dönüşebilir tabii ve bu olmuyor değil. Sık yaşanan bir şey bu ara. Öyle ki Türkiye’de rehberlik eğitimi almış ve sadece Türkiye rehberliği yapma izni veren kokartları olan rehberler, Fransa’da çok daha uzun süren kokartlı rehberlik eğitiminden geçmiş gibi sunulabiliyorlar, blog sahibinin vicdanına kalıyor yani.. Bana kalırsa büyük sahtekarlık! Ya da ‘Turizmde para varmış’ düşüncesine kapılan ve meslekle hiç ilgisi olmayan birtakım kişiler, bu blog sahiplerinin gazlamasıyla piyasaya itilebiliyor. Zaten bu konuda şöyle bir tespitim var benim; “Fransa’ya yerleşen tahsilsiz Türkler kebapçı, biraz mürekkebe bulaşmışlar rehber oluyorlar” diye. Yine de sonuçta ne sunduğunuza bağlı her şey. Blogger desteğiyle bir gün, iki gün çalışırsınız böyle.. Ama gelen insanlar aptal değil, hangi işin iyi, hangisinin kötü olduğunu hemen anlıyorlar.. “Paris’e daha önce üç kez geldik, hep rehberle gezmiştik ama siz bambaşkasınız!” yorumunu öyle çok duyuyorum ki...

Yorumlar

Ahmet Ore dedi ki…
Merhaba Özgür, yine çok güzel bir röportaj olmuş tebrik ederim. Aslında sadece bir tebrik mesajı yazmak isterdim ama dün gece bu röportajı okuduğumda, son soruda adım ve web sitemden bahsediliyordu. Görüyorum ki adım ve Pariste Net linki kaldırılmış, sağlık olsun. Bana ulaşmak isteyen zaten Google ile ulaşıyor, ayrıca vaktiyle yaptığımız röportajda link desteği vermiştin, bu vesileyle onun için tekrar teşekkür edeyim.

Ama görüyorum ki o sorunun cevabında Aslı Hanım kokartlı tur rehberliğini yanlış lanse ettiğimi söyleyerek, ünlem işaretini de esirgemeyerek "Bana kalırsa büyük sahtekarlık!" gibi iddialı bir ifade kullanmış. Evet, adım sonradan silindiği için şimdi bu bana söylenmiş gibi durmuyor ama üçümüz de "sahtekar" olarak kimi kastettiğini biliyoruz :) Buradan bana cevap hakkı doğduğunu düşünüyorum. Uzun yorum okumayı sevmeyenler için yazımın linkini vermek isterdim ama sistem link kabul etmiyor :) Yazıya Pariste Net’in ana sayfasında sağdaki kolonda “TUR REHBERLİĞİ HİZMETİ” yazısından ulaşılabilir, bu yazıyı okuyup benim konuyu nasıl anlatmaya çalıştığım, Aslı Hanım'ın yazılanları nasıl gördüğünü okuyucular kendileri değerlendirebilirler.

Yazının bundan sonrası detay severler için:

Öncelikle, bildiğin gibi yaklaşık iki yıldır Paris'e gelecek olan Türk turistler ve Paris'te yaşayan Türkler için daha önce yapılmamış bir şeyi yaparak, zengin Türkçe içerikli Paris Gezi ve Yaşam Rehberi olan Pariste Net’i hazırlıyorum. Bu blog hiçbir zaman profesyonel bir rehberle şehri tanımanın yerini tutmaz, bunu yazılarımda defalarca belirttim ama şehri kendileri keşfetmeyi arzu eden kişiler için de çok işe yarar bir şey yaptığıma inanıyorum. Ocak 2014’ten bu yana, klasik ve alternatif Paris hakkında 330 konu hakkında yazı yayınladım ve Aralık 2015 tarihi itibariyle bu yazılarım toplamda 1.100.000 kere okundu. Gerek blog, gerek sosyal medya hesapları gerekse mail aracılığı ile sayamayacağım kadar çok kişinin sorusuna, bazı insanların -haklı olarak- danışmanlık ücreti talep edebilmesi söz konusuyken, tamamen ücretsiz ve gönüllü olarak yanıt vererek insanlara yardımcı olmaya, bu şekilde büyük bir boşluğu doldurmaya çalışıyorum.

Okuyucuyla aramızda uzun sürede emek emek inşa ettiğimiz bir samimiyet oluştu. Hiçbir zaman "Paris'i en iyi ben bilirim" iddiam olmadı ama "bildiğim Paris'i herkesle sonuna kadar paylaşırım" idealinden de hiç vazgeçmedim. Bazen çok az kişinin bildiği bir sokaktan, bazen şehir içi ulaşım ile ilgili hayat kurtaracak ipuçlarından, bazen çok sevdiğim bir türk restoranından gönül rahatlığıyla bahsedebiliyorum. Gün geliyor çevremde tanıdığım çok kaliteli insanların, okuyucuların işine yarayacağını düşündüğüm özelliklerini çekinmeden duyurabiliyorum.

Bildiğim kadarıyla Paris'teki Türkler arasında bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda gerçek tur rehberi yaşıyor. Aslı Hanım da bunlardan biri ve kendisini çok takdir ederim. 22 yıllık gazeteciliğini tur rehberliği ile harmanlayarak çok güzel işler çıkardığına inanıyorum.

Sanıyorum kendisi yukarıda linkini verdiğim yazıda "yedi yıldır Paris'in kalbinde, belki de en güzel yeri olan Montmartre’ta yaşıyor ve Paris'te sayısı üçü beşi geçmeyen Türk tur rehberlerinden biri. Eğer yanlış bilmiyorsam, Paris'te ikamet eden Türkiye'den kokartlı tek rehber de kendisi" satırını yanlış anlamış ya da yazıda altını çizmiş olduğum halde ben düzgün ifade edememişim diyelim.

Yazının bundan sonrasını ikinci bölümde devam edeyim, sistem uzun yorum kabul etmiyor :)
Ahmet Ore dedi ki…
Yorumun devamı:

Bir turizm profesyoneli olarak Aslı Hanım da takdir ediyor olmalı ki Paris'te yaşayan, 25 yıldır Türkiye'den kokartlı bir turizm profesyoneli, mesleğin duayenlerinden biridir. Kaldı ki bu kişi yakın dostum olduğu için bana tur rehberi soranlara tereddütsüz önerebileceğim bir isimdir. Yazımın hiçbir satırında kendisinin Fransa'dan kokartlı olduğuna dair bir ima/ifade/yorum bulunmamaktadır. Kaldı ki -yine bildiğim kadarıyla- Aslı Hanım dahil Paris'te yaşayan Fransa'dan kokartlı tek bir Türk rehber bulunmamaktadır (Bu konuda yanılıyor olabilirim, o yüzden "bildiğim kadarıyla" ifadesini özellikle kullandım).

Yazımda belirttiğim "Türkiye'den kokartlı rehber olmak" ise Türkiye ile Fransa arasında turizm organizasyonları yaparken Türkiye koşullarını ve profesyonel turizm ilişkilerine hakim olma avantajını sağlar, bu nedenle bence ön plana çıkarılması gereken bir özelliktir. Böyle değerli bir insanı sosyal medya aracılığıyla tanıtmaksa benim için onurdur. Kaldı ki bu sadece kişisel bir ayrıcalık tanımak değil çünkü çevremde turizm sektöründe çalışıp da bana en iyi tur rehberi olarak önerdikleri isim de hep aynı olmuştur.

Paris küçük bir yer ve dediğim gibi burada yerleşik, eli yüzü düzgün, işini bilen yetkin tur rehberlerinin sayısı bir elin (hadi iki elin diyelim) parmağını geçmez. Bence bu rehberler işbirliği yapıp örgütlenmeli ve güçlerini birleştirmelidir. Kaldı ki her birinin artı değeri farklıdır, bir insan Paris’e 10 kere gelse ve her seferinde bir diğerinden hizmet alsa, hepsinde bambaşka pencerelerden bakarak şehri tanıma zevkini yaşayacaklardır. Üstelik her ay binlerce Türk turistin geldiği Paris'te bir rehber ayda maksimum otuz iş alabilir. Yani demem o ki Paris'te işinin uzmanı herkes işini rahatlıkla yapabilir.

Bugüne kadar Pariste Net'te biri 25 yıllık profesyonel tur rehberi diğeri de Aslı Hanım ve benim yaşlarımız kadar gazetecilik yapmış, bir o kadar yıl da Paris'le içli dışlı olmuş, Paris üzerine pek çok kitabı olan, hatta son kitabında bana da bir bölüm ayırarak beni onurlandıran gazeteci-yazar-şair-iş adamı-küratör gibi sayamayacağım kadar çok özellikleri olan müthiş değerli bir insan hakkında bilgiler paylaştım. Kaldı ki ikinci isimin sadece yazarlık yönüne ve Paris hakkında yazdığı son kitaba değindim, düzenlemekte olduğu kültür turlarını tanıtmaya daha sıra bile gelmedi. Çünkü blog'ta Paris hakkında blog'ta yazacak o kadar çok şey var ki...

Zaman içinde samimiyetimiz ilerlediğinde Pariste Net'te Aslı Hanım'ı da tanıtan bir yazı yazmayı hayal ediyordum ama bugün fark ettim ki beni Facebook arkadaşlık listesinden silmiş :) Zaten o yüzden bu yazıda kendisinden Aslı Hanım diye bahsetmeyi uygun gördüm. Oysa ben aramızda birbirimize "Ahmet-Aslı" diye hitap edebileceğimiz samimiyeti bunca zamandır kurduğumuzu düşünüyordum; fazla iyimsermişim…

Dediğim gibi, Paris küçük bir yer, yarın öbür gün yolda yürürken ya da verilen bir resepsiyonda karşılaştığımızda tebessüm edip selamlaşacak kadar yüzyüze bakacak payı bırakmayı önemsiyorum. O nedenle yukarıdaki “sahtekarlık” iddiası ve “Fransa kokartı” ifadeleri düzeltildiği takdirde bu yorumumun silinmesinde bir mahsur yoktur, zira niyetim polemik yaratmak değil.

Sevgili Özgür, yukarıdaki röportajda "sahtekarlık"la itham edilmemiş olsam ve yazımla ilgili yanlış anlaşılmış o ifade yer almasa inan bu kadar yazmazdım. Ve tabi bu röportajı lafının nereye gittiğini bilmeyecek biri ile yapmış olsan -ki zaten yapmazsın- o zaman da kullanılan ifadeleri önemsemezdim. Oysa ki Aslı Hanım kelimelerin anlamlarını ve gücünü gayet iyi bilecek kadar deneyimli bir gazetecidir. O yüzden ben sadece bu konudaki yanlış anlaşılmaya açıklık getirmek istedim.


Teşekkürler.
hakan ufuk avşar dedi ki…
Ahmet bey her zamanki kibarlığınızla yanıtlamışsınız. Anlaşılan Paris tüm dünyaya yetmiş ama on tane Türk rehbere yetmemiş...

blogda geçen ay en çok okunanlar

Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman

Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman'ın 1985'te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay'ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844'te Amerika'da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press'in kurulmasıyla "bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı" (s.80)
Postman, günümüzden 25 yıl önce y…

ücretli TV yayıncılığı olur mu - 2?

Demirören Medya sayesinde yayıncılık dünyasında işler nasıl gidiyor minvalli bir tartışma başlayacak gibi. Gerçi, tartışma olmadan işin üstü kapanacak gibi geliyor bana. Olsun, ben gene de bu vesile ile epey zamandır yazıp çizdiklerimi tekrarlayayım: Bir önceki yazıda işin ekonomisinden bahsetmiştim. Bu kez işin sosyal boyutundan dem vurmak istiyorum. Öncelikle bir hatalı bilgiyi düzelterek başlayalım: Televizyon karşısında geçirilen süre azalmıyor.
Aşağıdaki grafik, RTÜK'ün Nisan 2018 tarihli İzleyici Bildirimleri ve Sektörel İstatistikler raporundan alıntı. Rapora buradan ulaşabilirsiniz. "Ne yazık ki" ifadesini yukarıdaki tespitimin/gerçeğin başına ekleyebilirsiniz. Bu tespit/gerçek sadece ülkemiz için değil tüm dünya ölçeğinde geçerli.  Peki bu internet çağında, kim hâlen TV izliyor? Sorunun yanıtı aslında belli: 1980 ve öncesi dünyaya merhaba diyenler. Yani, yeni kuşaklar, bugün için 10-20 yaş arasında bulunanlar, artık TV karşısında değiller. Ancak, bu milenyum kuşağı,…

Göksu Restaurant Nenehatun şubesi açıldı

ve beklenen gerçekleşti...Ankara'nın Sakarya caddesine açılan Bayındır sokakta yer alan Göksu, gönüllere taht kurdu. Gerek servisi, gerek yemeklerin lezzeti vazgeçilmezler arasına girdi. Mekanın Kızılay'ın göbeğindeki Sakarya caddesinde olması, kimilerini üzüyordu. Özellikle Kızılay'a hiç inmeyenler, kalabalığı sevmeyenler yukarılarda bir Göksu hayali kuruyordu. Uzun sürdü inşaat. Nenehatun caddesi ile Tahran caddesinin kesiştiği köşede yer alan binanın inşaatının neden bu kadar sürdüğünü pek anlamamıştım, düne kadar. Dışarıdan 4-5 kat görünen bina toplamda 10 katlıymış. Üstte 3 kat içkili restaurant (ki bu bölüm henüz açılmamış), girişte bekleme salonu ve bar-kütüphane, girişin altında işkembe ve kebapçı (ki bu bölüm hizmet vermeye başladı), işkembecinin altı tam kat mutfakmış, onun altında garaj-çamaşırhane ve en altta iki kat konferans salonu olarak düzenlenmiş öğrendiğime göre. İlk ziyaretime ait fotografları (binanın dıştan çekilmiş bir görüntüsü ve iştah açıcı) beğenin…

RTÜK Karasal Yayın Lisansı ve Sıralama İhalesi Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik yayınladı

Sayısal karasal televizyon, İngilizce karşılığı olan "digital terrestrial television" kelimelerinin ilk harflerinden oluşan, DTT kısaltmasıyla blogun önemli etiketleri arasında yer alıyor. 2004 senesinde başladığım blogda DTT etiketli yazılar da 2004 senesinden itibaren var.  15 senedir takip etmeyi sürdürdüğüm, Türkiye'de sayısal karasal televizyon yayıncılığı, bugünlerde yeniden gündeme geliyor. 2006 ve 2013 senelerindeki gelişmeleri hatırlayanlar, sonuçtan pek emin değil. Kısaca özetlemek gerekirse,  Analog olarak sürdürülen karasal televizyon yayıncılığı (kılçık anten ile izlediğimiz o eski, karlı-gölgeli yayınlar) teknolojinin gelişmesine paralel bir şekilde sayısallaştırıldı. Avrupa'da 2015 senesinde artık DTT şebekesi kurmamış ülke kalmadı. Bu süreç boyunca teknoloji yerinde durmadığı için daha verimli sıkıştırma teknikleri geliştirildi, daha iyi kodlamalar ortaya çıktı. DVB-T MPEG 2 olarak başlayan DTT şebekeleri, DVB-T MPEG 4 ---> DVB-T2 MPEG 4 ---> DVB-T…

Paris / Mine G. Kırıkkanat

kitabın tam adı Paris Dünyanın En Romantik Kenti. Mine G. Kırıkkanat'ın çeşitli tarihlerde yazdıklarından derlenmiş bir kitap. Kırmızı Kedi'den Temmuz 2017'de ilk baskısını yapan eserin Eylül 2017 tarihli üçüncü baskısını okudum.  2014 yılında, bir seneliğine Paris'te yaşayacağımızı öğrendiğimde, adında Paris geçen kitapları edinmiştim. Kırıkkanat'ın kitabı yoktu bu seçimi yaptığımda. yazılarını Cumhuriyet gazetesinde ilgi ile takip ettiğim isimlerden birisi, hakkında fikir sahibi olduğum bir kenti yazınca, hiç düşünmeden alıp okudum.  bence Paris bir fil gibi, herkes tuttuğu yerini tarif ediyor. 
kimi 3-5 günlüğüne tur ile gidip en turistlik yerlerini gezip, marka kafelerde oturup, "to do list"ine "check"ler atıp dönüyor ve Paris onun için "must see" bir yer oluyor. 
kimi işçi olarak gitmiş, ailesine iyi bir gelecek sağlamayı amaç edinmiş. çocuklarının, ne kadar iyi eğitim alsalar da Fransa'nın vatandaşı olsalar da hep yabancı oldukla…

zor bir yılı geride bırakırken

Bu yazı ile bir deneme döneminin de sonuna geldim. Blogda format değişikliğine gitmiştim bir süre önce. İki yana yaslamak yerine ortaya hizalı ve font olarak Verdana yerine Courier, son olarak tek fotograf... İtiraf ediyorum ki çok severek okuduğum öykülerle dolu, bir süreliğine sessizliği seçmiş bir blogdan "esinlenmiştim", siz kopyalamıştım diye de okuyabilirsiniz...  Neyse, denedim ve zor geldi öyle kısa kısa yazmak. Büyük/küçük harflere dikkat etmemek ve daha bir sürü şey... Eski iyidir, en azından daha fazla ben... 2018 neden zordu? Aslında aynı ülkede yaşıyorsak, sorunun yanıtını enaz benim kadar biliyorsunuz... Yok, bizce sorun yoktu, diyorsanız, yanlış bir yönlendirme ile gelmişsiniz bu adrese. Vakit kaybetmeyin boş yere... Kişisel gündem, sağlık, haberler, kayıplar, iş-güç... Hepsinin türlü zorlukları oldu sene boyu.  Bitsin artık dediğim çoktur.... Neyse ki bitecek bir kaç gün sonra. 2019 hedefleri diye bir şey yazmıştım bir kaç gün önce. O yazıyı, kendime ibret olsun diye…

2019 planları

İleride dönüp bakmak adına, kendime not niteliğinde yazdım 2019 hedeflerini. Bize ne diyebilirsiniz. Bu durumda, okumadan bir sonraki yazıya geçmenizi öneririm.   Plan yapmayı da yapanı da sevmem. Belki yaptığım planların başarısız olmasından kaynaklanıyor bu durum. Sevmesem bile arada plan yapmak gerekiyor. Özellikle kaynak kıt olduğunda... En önemli ve en kıt kaynağımız, şüphesiz zaman. Süresini bilmediğimiz ama sınırlılığından emin olduğumuz bir "şey". Onu daha "keyifli" daha "doyurucu" ve daha "faydalı" geçirebilmek için arada plan yapmak fena fikir değil. Keyifli, doyurucu ve faydalı kelimelerini tırnak içerisine aldım, çünkü her üçünün de tanımı kişiden kişiye göre değişir.  Bu uzun ve muhtemelen gereksiz girişin ardından gelelim 2019 planlarına... Çok çok uzun senelerdir istediğim ama bir türlü denk getiremediğim bir "öğrenme süreci" yaşamak istiyorum. Pek çoklarından farklı düşünüyorum eski alfabemiz hakkında. En azından harf devri…

Türkiye'de payTV pazarı verileri üzerine

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) her çeyrek Pazar Verisi başlıklı bir rapor yayınlıyor. İletişim dünyasına dair oldukça ayrıntılı sayılara yer veriliyor bu raporlarda. Aynı raporda yer alan PayTV pazarı paylarından iki grafik ürettim. 
İlk grafik Türkiye'de payTV abonelerinin (yani bir hizmet sunucusundan, para ödeyerek televizyon yayınlarına ulaşanlar) oranını gösteriyor. Bu grafiği 2016 yılında ürettiğimde payTV payı %30 idi. Bugün için bu oran %31 görünüyor. Toplam hane sayısını 20 milyon olarak varsaydım.  Yukarıdaki grafikte FTA olarak kısaltılan Free To Air: havadan ücretsiz olarak yayın izleyenler için kullanılan bir terim. Ülkemizde sayısal karasal televizyon yayınları bulunmadığından FTA, çanak anten ile televizyon izleyenleri temsil ediyor. PayTV içerisinde kablo TV, IPTV (TTNet ve Superonline), uydu platformları (Digitürk, D-Smart, Fillbox ve Tivibu) var. 
Aşağıdaki grafikte bu %31'lik PayTV pazarında KabloTV, IPTV ve uydu platformlarının paylarını gösteriy…

vegan / vejeteryan ya da hiçbiri

Bu yazıyı yazmak yerine bir kaç yazıyı silebilirdim. Böyle yapmak daha kolay olsa bile dürüst kalmayı tercih ettim. Bundan bir kaç ay kadar önce bir sabah vegan olmam gerektiğini düşünüp uygulamaya koymuştum. Hatta, bu kararımın ay dönümlerinde ne kadar isabetli bir karar verdiğime dair yazılar yayınladım.  Ancak, vegan beslenme ile kilo artışı birlikte ilerledi. Gerek hayatın, bu yaşa kadar alıştığım zevklerinin baskısı, gerekse kilomda tarihi zirveler görmeye başlamam vegan, ve sonrasında vejeteryan, olma kararımından vazgeçmeme yol açtı. Vegan olup sağlıklı kilosunu koruyan, dünya zevklerinden uzak kalmayı başaran herkesi gönülden kutluyorum. Hedonist olmasam bile peynirden vazgeçmem zor görünüyor. 2019, dürüstlük yılı olsun benim için...

Netflix değiştirir demiştim, değiştiriyor

Bundan üç sene kadar önceydi. Netflix, aralarından Türkiye'nin de olduğu, yüz kadar ülkede hizmetini sunmaya başlamıştı. O günlerde yazdığım yazıdan bir alıntı: Gelelim sadede. Netflix, dönüştürür. Girdiği pazarlara etkileri büyük oldu. Artık bağlantı paylaşmayacağım ancak google'a netflix tv market change yazdığınızda karşınıza çıkacak yazılara da bakmanızı rica edeceğim. 
Bendeniz de sektörde 20 yıla yaklaşan deneyimlerimin ışığında iki kelime ile durumu özetlersem: Netflix, değiştirecektir. 
Adil kullanım kotası varken bile 3 MB'e inen hızlarda sorunsuz çalışan teknolojisi, eş anlı olarak 2 farklı cihazdan HD kalitesinde içeriklere ulaşıma izin veren abonelik sistemi ve son derece kaliteli yapımları barındıran zengin kütüphanesi ile adından her geçen gün daha fazla söz ettiriyor NETFLIX. Yakın zamanda ilk yerli yapımı Muhafız: Hakan ile tüm dünyada İstanbul tanıtımını beğenilere sundu. İlk iki sezonu çekilmiş olan Muhafız'ın 3 ve 4. sezonları için de anlaşma sağlanmış.…