Ana içeriğe atla

bilgi güvenliği uzmanı Adil Burak SADIÇ ile söyleşi

Malum, bir süredir söyleşilere de yer veriyorum blogumda. İşin doğrusu söyleşeceğim kişileri ve konuları seçebiliyor olmak büyük şans. Çok şükür ki bu güne kadar epey farklı konuları merak ettim, epey çok insan tanıdım. Tanıdıklarım ve tanıştıklarım ile uzun sohbetlerim oldu. Bu söyleşiler, o sohbetlerin, o iyi ilişkilerin sonuçları.

Bu kez, bambaşka bir konu ve bir o kadar farklı bir konuk var karşınızda. Adil Burak SADIÇ, benim lise ve üniversiteden dönem arkadaşım. Her ikisinde de farklı sınıflarda / section'larda olsak da mezuniyet sonrasında birbirimizi hep aradık sorduk. Günümüzde LinkedIn gibi platformlar sayesinde bu "arayıp sormak" daha çok "takip etme"ye dönmüş olsa da :) Bilgi güvenliği denildiğinde, ülkemizde akla gelen isimlerin başında Adil Burak SADIÇ ile söyleşiyi keyife okumanız dileğiyle...

 1. Kısaca kendini tanıtmanı rica etsem. Ankara Atatürk Anadolu Lisesi ve ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği'ni bitirdin. Sonra? 

Sonrasında Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak çalışmayı düşünürken birden bölümde bir uzman mühendis kadrosu açığa çıktı. Ben de zaten öğrenciyken part-time olarak uğraştığım network ve sistem yöneticiliğini full-time olarak hem de çok sevdiğim üniversitemde yapma fırsatı bulunca kaçırmadım. Bu vesile ile girdiğim bilişim ve haberleşme sektöründe uluslarası şirketler, savunma sanayi entegratörleri, yönetilen güvenlik hizmeti ve servis sağlayıcıları, yazılım şirketleri ile büyük sistem entegratörleri gibi geniş bir şirket yelpazesinde çalıştım. 2014 yılında PwC'ye Bilgi Güvenliği ve Siber Güvenlik Hizmetleri Lideri olarak katılmadan önceki son şirketim Symantec'te on senelik hizmetimin son dört senesinde, Güneydoğu Avrupa'daki oniki ülke ve Türkiye'yi kapsayan bölgedeki danışmanlık ekiplerini yöneterek uluslararası ekip ve yönetim tecrübemi pekiştirdim. 

2. Bizim meslekte çalışma alanımız çok geniş. Barajdan entegre üretimine, radyo televizyondan bilgi güvenliğine neredeyse her sektörde çalışabiliyor elektrik elektronik mühendisliği mezunları. Bir yerde avantaj gibi görünen bu durum, aslında tehlikeli de. Sen, yıllardır bilgi güvenliği konusunda çalıştın. Hem bir konuda uzman olmak hem de bilgi güvenliği uzmanlığı konusunda fikirlerini öğrenmek isterim. 

Dediğin gibi uzman olmak özellikle de Türkiye gibi bir ülkede tehlikeli. Nedeni ise oldukça basit, maalesef ülkemizde insana ve dolayısıyla hizmete çok değer verilmiyor. Bu yüzden tek bir konuda uzman ve o işi hakkıyla yapacak tecrübede bir kişi eğer bu konuyu iyi seçmedi ise Türkiye'de işsiz bile kalabilir. Bu sebepten ötürü herhangi bir alanda uzmanlaşacak mühendisler hem o alanı iyi seçmeli, hem de gerektiğinde yurtdışında çalışmayı göze almalı. Ben de 20 senelik profesyonel iş geçmişimin beşinci senesinden itibaren çoğunlukla bilgi güvenliği ve siber güvenlik üzerine çalıştım. Ama bu kadar popüler olan bir konuda bile tecrübeli çalışanları maddi-manevi her açıdan tatmin edecek bir iş bulmak çok da kolay değil. Yine de kendimi hem bu alanı seçtiğim, hem de mevcut konumuma gelebildiğim için şanslı sayıyorum. 

3. Bildiğim kadarıyla bir danışmanlık şirketinde çalışıyorsun. Benim gözlemim, küçükte olsa elle tutulur bir ürüne para vermek şirketlere zor gelmiyor, ancak konu danışmanlık olunca, ortada fiziki olarak dokunabilecekleri bir ürün olmayınca bu konuda ödeme yapmak konusunda daha isteksizler. Bu gözlemime katılır mısın? Yurt dışında işler nasıl yürüyor? 

Kesinlikle katılıyorum. Dünyada şu an insan emeği yani danışmanlık hizmetleri ve çalışanlar bir numaralı harcama kalemi. Sonrasında yazılım ve en sonda da donanımlar geliyor kurum bilişim teknolojileri ve siber güvenlik bütçelerinde. Ama Türkiye'de bu tam tersi, maalesef istisnalar dışında kurumlar ne danışmanlığa hak ettiği bütçeyi ayırıyor, ne de kurum içindeki kadrolara hak edilen yatırımları yapıyor. Bir önceki cevabımda da bahsettiğim gibi ben bunun insana verilen değerle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum. 

4. Mobil telefonlar, akıllı televizyonlar da bilgi güvenliği açısından korunması gereken cihazlar değil mi? Özellikle kameralı televizyonlar mahremiyet bakımından sorunlu cihazlar gibi geliyor bana. Bu konuda ürün ve hizmetler var mı? Bir tehlike söz konusu mu? 

Evet, nesnelerin İnternet'i, ya da herşeyin İnternet'i gibi kavramların bir güvenlik profesyoneli olarak beni korkuttuğunu söylersem yalan olmaz. Maalesef bireysel tüketiciye yönelik olan bu cihazların hemen hemen hiçbirinin tasarımında güvenlik ön planda değil. Daha da geriye gidersek şu an bu bağlantılı cihaz ekosistemine imkan veren Internet bile 45-50 sene önce güvenlik düşünülmeden tasarlandı. Şu an Internet güvenliği adına yapılmaya çalışılan herşeyi yamalı bohçaya benzetebiliriz. Siz yeni bir yama dikene kadar çoktan bohça başka bir yerinden delinmiş oluyor. Bu yüzden kişilerin hayatlarını akıllı cihazlar üzerinden şekillendirirken mümkün oldukça temkinli davranmasında fayda var. Bu sene akıllı arabalarla ilgili güvenlik problemleri manşetlerde idi, kameralı televizyonlarla ilgili büyük skandalların manşete çıkması da an meselesi. 

Yorumlar

son 7 günün en çok görüntülenen ilk 10 yazısı

Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman

Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman'ın 1985'te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay'ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844'te Amerika'da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press'in kurulmasıyla "bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı" (s.80)
Postman, günümüzden 25 yıl önce y…

Kereviz çorbası tarifi

Mutfak işleri terapi gibi geliyor bana. Sadece pişirmek değil, bulaşığın yıkanması, derlenip toplanması, baharatlar ve bakliyatları düzenlemek... Kısaca mutfaktaki her şey.  En çok heyecanlandıran ise denemeler... Ölçüsüz, herşeyin "göz kararı", "bir çimdik" ile tarif edildiği denemeler... Bu tür denemelerin tek kusuru, tekrarının zorluğu. Göz, kendi gözünüz de olsa, aslında her seferinde başka baktığı için, onun "kararı" da farklı oluyor :) İşte bir cumartesi sabahında giriştiğim kereviz çorbası, böyle bir deneme. Sonuçtan memnun olunca, paylaşmak istedim... Malzemeleri sıralayayım öncelikle: Orta boy kuru soğan, iki kereviz, kerevizlerin yaprakları (saplarını kullanmadım ama maydanozdaki gibi yaprakları kullandım), tane kimyon (tane dediğime bakmayın, toz olmayan anlamında tane diyorum), tuz, zeytin yağı,  1 portakal ve 1 limonun suyu, "biraz" erişte ve "biraz" yulaf ezmesi... İşe soğanı doğrayıp tencerede biraz su eşliğinde haşlayarak b…

neden olmuyor - 1

15 senedir süren blog yazılarında, geçtiğimiz günlerde aldığım bir karar doğrultusunda, blogun çatısını oluşturan konu olan "teknik" etiketli yazıları sonlandırınca ne yazsam diye düşündüm bir süre. Kitap, gezi ve mekân, "teknik" etiketini izliyor ve bunlara dair yazmak için ya okumak, ya da gezmek gerekiyor. Her ikisini de yapmak kolay değil :) Bir süre düşündükten sonra, bir sabah yürüyüşü sırasında geldi aklıma: Neden Olmuyor? sorusu üzerine bir dizi yazmak...  Madem bu ilk yazı, o zaman sorunun kendisini irdeleyerek başlayayım. Etrafınızda siz de duymuşsunuzdur, belki siz de söylediniz defalarca...  Neden olmuyor? Konu ve durum farklı olsa bile soru pek değişmiyor ne yazık ki. Kimi zaman futbol kulüplerinin başarısı, kimi zaman üniversiteye giriş sınavında matematik sorularındaki sonuçlar, kimi zaman servetin dağılışının bozukluğu ve insanların bu durum karşısındaki tepkisizliği... Benim bu diziyi yazmaktaki amacım da bu ol(a)mayışın nedeni üzerine kafa yormaya dave…

İkinci PİK raporu. Kilo verme projesi nasıl gidiyor?

İlk ayın sonudaki değerlendirme raporunda, aşağıdakileri yazmıştım:
Mâlum, 22 Ocak 2019'da, ilân ettiğim kararım ile kilo verme projeme resmen başladım. Hedefim öyle ulaşılmaz değil, en azından umutluyum :) Diyelim ilk kilom 75 olsun, bunun ilk ay sonunda, %2'sinden kurtulmuş olmak istiyorum. Başka bir değişle, bu sabah tartıda 73.5 kg görmek idi hedefim. merak ediyorsunuz biliyorum, ki ben de fazlasıyla merak ettim... ve, sonuç, 73.6 kg. hedef şaştı mı? kesinlikle,  ama en azından aşağı doğru bir hareket başladı. borsacı tabirleri ile bence 75 kuvvetli bir dirençti, aşağı yönlü harekette. O kırılınca, 70'e kadar inerim. Ancak 70'te çok güçlü bir destek var pastalar/börekler/simitler... Bakalım, hedef ilk günkü gibi, 5 ay sonunda toplam 7.5 kg, yani ilk kilomun %10'u kadar, zayıflamak...
Bu ay boyunca, 73,6 ile başlayan ve 72'ye evrilmesini umduğum bir yolculuk oldu. Merak içerisinde, her hafta çıktığım tartıda, gördüğüm rakamlar, pek umut vaadetmiyordu. Ay ortasında 76 s…

İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi / Mustafa Ragıp Esatlı

Kitabın tam adı İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi ve Yakup Cemil Niçin Öldürüldü? Alt başlık olarak, eserin ilk sayfasında, Balkan Savaşından Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar İttihat ve Terakki Komitesi'nde gizli çatışmalar ifadesine yer verilmiş. Yakın tarih merakım sayesinde bulup okuduğum bu eserin yazarı Mustafa Ragıp Esatlı, kitapta konu ettiği dönemin canlı tanıklarından. 1896 doğumlu Esatlı, İmge Kitabevi'nin web sayfasındaki bilgilere göre, Hürses, İkdam, Haber ve daha pek çok gazetenin çeşitli bölümlerinde görevler alarak çalışmış. Daha sonra Akşam gazetesine geçen Esatlı, 1928 yılından 1953 yılına kadar haber şefi olarak bu gazeteden ayrılmamış. Kitabın, Hürriyet Yayınları'nca 1975 yılında yapılan baskısını okudum. Esatlı, eseri 1930 yıllarında Akşam gazetesinden tefrika edilmesinin ardından kitap olarak yayınlamış. Yayınlandığı zaman, dönemin tanıklarının bir çoğu hayatta olduğu için çok ses getirmiş.  29 Mayıs 1913 çarşamba sabahı, Babıâli Baskını sonr…

Beyninize Hoş Geldiniz / Sandra Aamodt - Sam Wang

NTV Yayınları'ndan Şubat 2011'de ilk baskısını yapan kitabın, aynı ay yapılan üçüncü baskısını okudum. Popüler bilim kitabı olarak adlandırılabilecek bir eser. İşin doğrusu, kitabın konusu, yani beyin, herkesin ilgisini çeken bir organ. Gizemli, mucizevi, etkileyici ve az bilinip çok konuşulan organların başında geliyor. Hâl böyle olunca beklenti yükseliyor, en azından benim beklentim epey yüksekti.  322 sayfa ve 6 bölümden oluşan kitap, haftalarca elimde süründü. Bu sürünmenin sebebi üzerine düşününce fark ettim ki kitap, dergi yazıları gibi hazırlanmış. Bu tasarımın bir adı da vardır muhtemelen. Ben adını bilmediğim için tarif edeyim: Dergi yazılarında, diyelim bir söyleşi yapılıyor, anlatıcının sözlerinin arasına farklı zemin rengi kullanılarak, ara bölümler eklenir. Bu ara bölümlerde, anlatıcının bahsettiği konulara ek bilgiler sunulur. Dergi ve gazetelerin pazar günlerindeki yazılarda keyif veren bu "ek bilgi pencereleri" söz konusu bir kitap olunca, okuma ahengi…

Tembellik Hakkı / Paul Lafargue

Hepi topu 68 sayfalık bu kitapçığı okumamın, neredeyse bir ay süreceğini söyleseler ihtimal vermezdim. Yeni yılla birlikte elime aldığım bu sarsıcı risale, Mehmet Köle'nin tercümesiyle Zeplin düşünce yayınlarından Aralık 2014 yılında çıkmış. 1842 - 1911 yılları arasında yaşamış Lafargue. Tembellik Hakkı ismiyle yayınlanan bu eserinin gerçek ismi biraz daha uzun: Tembellik Hakkı 1848 Çalışma Hakkı'nın Çürütülmesi. 
Fransız Devrimi ve ardından yaşanılanlar, çalışmanın kutsanması, burjuva ahlakı ile Protestan ahlakının insanların çalışma dışında bir etkinliğe zaman ve enerjisiz kalmalarına yol açmadaki birlikteliği eserin başlıca konuları. Lafargue, Louis Blanc'ın 1848 yılında yayınladığı Çalışma Hakkı adlı eserine yanıt niteliğinde kalem almış risalesini. Bir Felaket Dogması, Çalışmanın Kutsanması, Aşırı Üretimi Müteakiben, Yeni Bir Makamda Yeni Bir Şarkı ve Ek olmak üzere dört ana bölüm ile eklerden oluşuyor. 
Çalışma, günümüzde de kutsanıyor. İnsanca bir durum olmadığının fa…

yeni düzen... yeni beyaz yakalı

Yaklaşık 25 senedir, çalışma hayatının içerisindeyim. Bu süreçte epey değişiklikler gördüm. Çok daha radikal bir takım değişikliklerin de yaşanacağını düşünüyorum. Bu yazımda, bu değişikliklerin neler olabileceğine dair öngörülerimi paylaşmak istedim. Maddeler halinde sıralayacağım: Üniversite mezunu olmanın getirdiği avantajlar kayboldu ya da kaybolmak üzere. Artık o kadar çok üniversite ve o kadar çok üniversite mezunu var ki, üniversite mezunuyum demek, bugün için okuma yazmam var demek kadar doğal ve sıradan.Uzaktan çalışma, esnek zamanlı çalışma, proje bazlı çalışma gibi isimler altında süren dağıtık ve atomize iş gücü çalıştırma modeli yaygınlaşacak.  Bu model, kapitalizmin sıkıntıya giren sermaye birikim modeline can suyu verse bile sorunu çözmek için yetersiz kalacak. Birbirini fiziksel olarak hiç görmemiş ekipler, gelişmiş iletişim olanakları sayesinde, gene fiziksel olarak hiç bulunmadıkları bir ülkedeki X şirketi için hizmet üretecekler. Bu arada son derece sıkı iş yasaların…

İttihat ve Terakki'nin Son Yılları (1916 Kongre Zabıtları)

Yakın tarihimize ilgimi artık biliyorsunuz. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemini anlayabilmek adına okuyorum sürekli. Bu sayede, araştırmacıları heyecanlandıracak bir kütüphaneye sahip oldum diyebilirim. İleride akademik çalışma yaparsam, bu birikim çok işime yarayacak. Merakım bu kez beni Nehir Yayınları tarafından 1992 yılında basılan Hatıralarla Yakın Tarih serisinden İttihat ve Terakki'nin Son Yılları adlı esere götürdü. Kitabın yazarı yok, haliyle. Ancak yayına hazırlayan ve sadeleştiren bir isim var: Eşref Yağcıoğlu. İttihat ve Terakki Cemiyeti, toplam 8 kongre gerçekleştirmiş. Her kongresi, ülkemiz tarihi için son derece önemli sonuçlar içeriyor. Kitapta konu edilen 1916 yılında, yani Birinci Cihân Harbi'nin üçüncü senesinde, düzenlenen yedinci kongresi. Hem Kongre zabıtları hem de Kongre sonrası Tanin gazetesinde çıkan yazılardan derlemeler yer alıyor kitapta.  Yağcıoğlu'nun sunuş yazısı, konuya yabancı olanlar için yetersiz. Belki böylesi bir kitabın başına…

Eymir gölü yolunda keyifli bir mekan: Özgür Bahçe

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun ORAN sitesindeki yerleşkesinin yanından incecik bir yol ilerler. 2005 yılında Kerkük'te görevi esnasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden TRT kameremanı Mustafa Ünal'ın anısını, ismiyle yaşatan bu sokak ORAN'dan Eymir gölü kenarına iner. Sokaktan aşağıya indiğinizde sağınızda ODTÜ'nün yerleşkesi içerisinde yer alan Eymir Gölü tesisleri bulunur. Sağa dönmeyip ilerlediğinizde sola doğru, gölden uzaklaşıp köylere doğru ilerleyen bir yol görürsünüz. İşte Özgür Bahçe bu yol üzerinde sağınızda kalıyor. Sırtını bir tepeye veren bahçe çimle kaplı. Çocukların oynaması için bir kaç oyuncak var. Bahçenin geniş bir otoparkı var. Kapalı mekanı, havanın dışarıda oturmaya izin vermediği günler için ideal. İçerideki sobalar, size eski günleri hatırlatacak.
Eymir yakınlarındaki bahçeler genellikle gözleme, semaver, köfte sunarken Özgür Bahçe alkollü içecekler ve ızgaralarıyla öne çıkıyor. Fiyatlar, kent içerisindeki yerler kadar. Köft…