Ana içeriğe atla

Bir başka Paris Rehberi: Faruk Uraz söyleşisi

1. Öncelikle söyleşi teklifime bu kadar kısa sürede yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ederim. İlk soru biraz klasik olacak ne yazık ki. Faruk Uraz'ı ben Paris'te yaşayan, Türkiye'de doğup okumuş birisi olarak biliyorum. Siz bu kısacık bilgiye neler eklemek istersiniz. Aslında kendinizi ve yaptığınız işi kısaca tanıtmanızı istesem. Dilerseniz, uzun uzun da anlatabilirsiniz elbette. Sayfa sınırımız yok :)
Faruk URAZ, Paris, Meclis Binası önü, Seine nehri kıyısı

Sizin tabirinizle Türkiye'de doğup okumuş birisi olarak Fransa’ya gelmiş olmak önemli mi bilmiyorum ama galiba bir şans. Diğer olasılıkta  iki ülke arasında sıkışıp kalma riskiniz  birazcık daha fazla. Bu anlamda bir dönem Normandiya’da öğrenci olarak yaşamış birisi olarak Fransa’nın başka bir bölgesinde değil de Paris’te yaşıyor olmaktan dolayı ayrıca memnunum. Paris, İstanbul gibi metropoller ait oldukları ülkelerin kimliklerini ikinci plana itebilen güçlü karakterli şehirler. Ben bir de Paris’in her yerden kolayca gelinen ve her yere kolayca gidilen bir yer olmasını severim. “Ankara’nın nesini seversiniz?” gibi oldu biraz, şöyle söyleyeyim Paris’i seviyorum ama abartmıyorum. Bu benim Fransa’ya ikinci gelişim, öncesindeki liman İstanbul’du. Şimdilik buralardayım, daha ne kadar sürer bilmiyorum…

Sanırım asil sorunuz ne işle uğraştığımdı. Yaklaşık 30 yıldır turistlerle uğraşıyorum :) Bizim zamanımızda turistin yalnızca “rehberi” olunabildiğinden bir rehberden öncelikli olarak en az bir yabancı dili idare eder düzeyde konuşması beklenirdi. Evveliyatı da var ama fransizcayı ben Polis Koleji’nde öğrendim. Hazırlık sınıfımız vardı. Hocalarımız çok iyi hocalardı… ğıPolis Koleji yabancı dil ağırlıklı eğitim veren ama yabancı dile teslim olmayan bence iyi bir liseydi, geçen yıl kapattılar. Kapatmakla iyi mi ettiler kötu mu ettilerin muhtemel cevapları siyasi mülahaza gerektirir. Biz yine rehberliğe donelim, hangi okuldan olursanız olun hazırlık sınıfları veya yabancı dilde eğitim bir dili iyi konuşmak için tek başına  yeterli olmuyor, az da olsa pratik lazım. Bu işin yabancı dil kısmı, Türkiye’yi anlatmayı öğrenmek de gerekiyor. Bence esas o iş yani Türkiye’yi anlatma işi ağırlıklı olarak pratik yaparak oğreniliyor. Bir rehber olarak dağarcığınızdaki bilgi birikimini derli toplu hale getirmek, gruplarınızla iletişimde belli bir kalite ve olgunluğu yakalamak 10-15 yıldan önce mümkün olmayabiliyor. Uzun ve yıpratıcı bir süreç.


Rehberlik mesleğine  8-12 kisilik küçük gruplara trekking ve dağcılık rehberliği yaparak başladım. Bisiklet turları rehberliği yapmışlığım bile vardır. O küçük grupların sonradan çok faydasını gördüm. Fransız kadar iyi anlamında asla söylemiyorum o başka bir şey ama Fransızcayı Fransızların konuştuğu gibi konuşmayı o turların yarattığı sıcak ortamlar sayesinde öğrendim. 1991 yılında bir vesile ile Fransa’ya geldiğimde Caen Üniversitesi’nde amatörlere yönelik Sanat Tarihi programı vardı ona yazılmak istedim. Asıl derdim öğrenci vizesi alıp askerliği ertelemekti. Programın başındaki profesör seni kabul edebilmemiz için yazılı bir sınav yapmamız lazım şu gün gel dedi. O gün geldi, gittim. Ayaküstü üç beş dakika sohbet ettik etmedik yazılıya da sözlüye de gerek yok programa kabul edildiniz dedi! Madem kabul edildik okuyayım bari dedim ve hayatımın en mazoşist, en sevimsiz öğrenme deneyimini yaşadım. Allahtan amatörlere yönelik bir yıllık bir programdı nisandan itibaren Anadolu turları başlar başlamaz dersleri ekmeye başladım. Askerlikten kurtulmak o kadar kolay değil tabi,  bir sonraki yıl kendi dalım olan Ekonomi masterına kaydoldum! Türkiye’den 3-3.5 tutturmuş olarak gelmiş olsaydım aslında müthiş bir fırsattı. Master (o zamanki adı DEA) gayet güzel geçti. Sonrasında doktoraya kabul edildim. Uzatmayayım altı ay Türkiye’de turlar altı ay Fransa’da doktora çalışmaları yürütülebilecek bir ritim değildi, doktoranın ikinci yılında kendimi öğrencilikten emekli ettim ve Türkiye’ye döndüm. 

Fransa’daki öğrencilik yıllarım aynı zamanda Türkçe rehberlikle tanıştığım yıllardır. Demek ki elime mikrofonu alıp ilk kez kendi dilimde “şurası Sol Yaka’dır, burası Sağ Yaka’dır; aman efendim Paris bu mevsimde ne de güzeldir” diyeli çeyrek yüzyıl olmuş.

2.Paris'e çok farklı amaçlarla gelenler oluyordur eminim. Ülkemizde Fransız okullarının öğrencilerinden, aşk kenti ziyaretçilerine, Disneyland tutkunlarından, Printemps alışverişi severlere. Hem farklı beklentiler, hem farklı gelirler, hem de farklı kültürel birikimler. Öncelikle bu tespitime katılır mısınız? Bağlantılı olarak bu farklı beklentilere yanıt vermenin zorlukları oluyor mu?

İsterseniz konuyu turistlerle sınırlandıralım ama Paris’le sınırlandırmayalım. Paris konusunda son söyleyeceğimi en önce söyleyerek başlamak istiyorum: Paris artık Türklerin gözünde eski Paris değil! Yurtdışına çıkıldığında ilk görülmek istenilen yer olma özelliğini kaybedeli çok oldu. Herhangi bir Avrupa turunun parçası olarak Paris’e uğrayanların yalnızca Paris için gelenlere oranı sürekli artıyor. Türk turizmi son yıllarda müthiş bir yükselişte olduğundan biz turizmciler bu göreceli gözden düşüşün vahametini henüz tam olarak kavrayabilmiş değiliz. Bugüne kadar Turk kitle turizminin hizmetine sunabildiğimiz bir tane haftalık Fransa Turu yok mesela. İçimizden birinin bunu becermesi gerekiyor. Turk pazarında Fransa ikinci İtalya olmayı fazlasıyla hak ediyor. Fransa ikinci İtalya olursa belki o zaman Paris de yeniden eski Paris olur.    

İkincisi o ya da bu turla veya münferit Paris’e gelenler Paris’in bildik klasiklerinin tamamını görmek istiyorlar ancak bu sefer de bütçe sorunu karşılarına çıkıyor. Paris çok pahalı bir şehir. Disneyland, Lido, Eyfel, Louvre, Seine Nehri Gezisi, Montmartre Tepesi vs derken 4 kisilik bir ailenin satin aldıkları paketlere dahil olmayan harcamaları bir anda 4-5 bin lirayı buluyor. Belki de en buyuk sorun bu: Paris pahalı! Paris’e Roma’dan, Amsterdam’dan daha fazla bütçe ayırmak lazım.  

Paris'te de özgürlük heykeli var. 
Son olarak otel/paket tur seçimi çok önemli. Yalnız Paris değil başka turlar için de bu söyleyeceğim geçerli, paket turları elektronik eşya gibi düşünmemiz lazım; en ucuzun üzerine asla atlamamalıyız. Gezginlere turlar arasında  mukayeselerini en ucuzun bir iki kademe üzerinden başlatmalarını tavsiye ediyorum. Haftalık turlarda merkezi olmayan oteller bir dünya gerçeğidir buna lafım yok ancak kötu niyetli tur operatörleri  seçtikleri otellerler ile bazen bile bile «ayıplı mal» satıyorlar. ”Ayıplı mal” ticaret hukukunda bir deyim. Yani size öyle bir otel veriyorlar ki o seyahat Paris seyahati olmaktan çıkıyor. En iyisi gelmeden once internette biraz şikayet araştırması yapıp kötülerden uzak durmak.

3. Siz, yanlış bilmiyorsam Türkiye'den kokart sahibisiniz. Sizden rica etsem bu kokart konusunda beni ve okuyucularımı biraz aydınlatabilir misiniz? Öncelikle kokart ne anlama geliyor? Kokartın Türkiye'den olması ile Fransa'dan olmasının ne farkı var? Kokart olmadan rehberlik yapmak olanaklı mı?
Puccini'nin evinin önü, İtalya Lucca

Bu konuda aklıma hemen Türkiye, Mısır, İtalya, İspanya gibi yıllardır turist çeken ülkeler geliyor. Bu gibi ülkeler isterler ki rehberlik faaliyetleri kendi vatandaşlarının tekelinde kalsın. Aralarında en serti biziz galiba. Türkiye’ye gelen her grubun başında Türk rehber bulundurma zorunluluğu vardır. Ayrıca bir Türk acentadan da geçmeleri gerekir. Rehber Turizm Bakanlığı’ndan kokartlı olacak, acenta Tursab belgeli olacak nokta. Kokart her şeyden evvel bir çalışma izni anlayacağınız. Avrupa’da en çok zorlandığımız İtalya’da bile bu iki zorunluluğun ikisi de yoktur, ta ki grubunla beraber şehrin merkezine girinceye kadar. Grubunu aldın, check point’ini ödedin, sonra diyelim Floransa’da grubunla beraber uygun bir noktada indin, kör bir noktada anlatım yapıp grubu serbest bıraktın yine sorun yok. Ne zaman ki anlata anlata Floransa’nın merkezini gezdiriyorsun nerede senin İtalyan rehberin derler. Lokal rehberin yanında yoksa ceza yersin. İtalya’da daha buyuk cezayı otobüsünle yanlış yere girersen veya check point'i atlarsan yersin. Her ülkenin önem verdiği şey farklı. Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İsviçre, Almanya, İsveç, Fransa gibi ülkeler bir iki küçük istisna haricinde rehberlik konusunda da yerel acenta konusunda da son derece liberaller, Türk rehber olarak da Türk acenta olarak da rahat çalışılan ülkeler. İtalya’da genelde iki ya da üç kez, bütçem müsait ise dört kez, ikişer saatliğine lokal rehber alarak haftalık bir turu tamamlayabiliyorum. Fas, Mısır, Güney Afrika, Tayland gibi ülkelerde muhakkak lokal rehberlerle yoğun işbirliği yaparak çalışmak gerekir. Uzak destinasyonlara veya Fas gibi egzotik destinasyonlara uzun zamandır grup götürmüyorum. Son beş yıldır yoğun olarak yalnızca Batı Avrupa turları yapıyorum. Batı Avrupa’da da durum anlattığım gibi. 

TOURS kenti belediye binası
Ben de rehber olmak istiyorum Türk gruplarına yurtdışında rehberlik yapmak istiyorum diyorsanız yapabileceğinize inanır iş de bulursanız yapabilirsiniz. Çok var yapan. Türk yasaları aksini zorunlu kılsa da caydırıcı müeyyideler uygulanamadığı için şimdilik kokartsız çalışabilirsiniz. Türkiye’de çalışmayı düşünüyorsanız kokart almanız lazım. Bizim zamanımızda lise diplomasi + iyi düzeyde bir yabancı dil + seksenli yılların Cumhuriyet Gazetesi’ni düzenli takip eden birisi kadar genel kültür yeterli idi. Sınavı kazanınca 6-7 ay kurs ve Türkiye’nin hemen hemen tüm önemli ören yerlerini kapsayan 1 aylık bir Türkiye turu ve yine bir bitirme sınavının ardından kokart verirlerdi. Ben kokartımı Ankara’da ODTÜ Ekonomi’de son sınıfta okurken aksam kurslarını takip ederek aldım. Şimdilerde üniversitelerin turist rehberliği bölümleri var. Evvelinde 3-4 yıl kadar kaçak rehberlik yapmışlığım vardır. Eğer sorunuzun içinde kimin kokartı daha değerli gibi bir soru gizli ise bu tarz mukayeseler çocukça olur. Yalnız su hususa dikkat etmek lazım, rehber ile tur lideri aynı şey değiller. Turizm sektöründe eşlikçi rehber diye bir kategori de yok laf aramızda. Türkiye’deki master eğitiminin karşılığı nasıl Fransızcada “maitrise” değil onun bir üstü ise Fransa’daki «Guide accompagnateur / Guide accompagnatrice »’ın karşılığı da rehberliğin bir alt kademesi olan tur lideridir.*
  
CERN, ATLAS istasyonu gözlem merkezi, İsviçre
Ben liberal ruhlu bir adamım. Acizane fikrim o ki kokartdı her yıl yenilenen vizesiydi, o onu yapabilir, bu bunu yapabilir gibi şeylerle uğraşmak yerine rehberlik mesleğini vergi daireleri ve ssk/bağkur gibi kuruluşlar nezdinde ciddi bir uğraş haline getirmek gerekir. Uzaktan izlediğim kadarıyla Türkiye’de bağlı olduğum meslek kuruluşları da çabalarını vergi meselesi üzerine yoğunlaştırmış durumdalar. Allah aşkına  İstanbul’da Boğaz turları artık bir klasik olmuş Murat Belge’yi denize mi atalım? Deniz deyince aklıma geldi, hala yapıyor mu bilmiyorum, Topkapı Sarayı eski uzmanlarından Deniz Esemenli’nin de İstanbul turları süperdir! Deniz Bey’i de Yedikule zindanlarına atarız  artık :)  “Benim Paris’im” kitabinin yazarı Cüneyt Ayral ile sözleştik, sağolsun tevazu gösterip kabul etti, 2015 bitmeden buluşup Paris’i konuşmak üzere bir yerlerde bir kahve içeceğiz. Kahveden sonra bir punduna getirip Cüneyt Ayral’i da Seine Nehri’ne atmayı düşünüyorum!!! Rehberlik hislerim beni yanıltmaz eminim Cüneyt Ayral’in rehberliğini yaptığı Paris turları da çok güzeldir.   

Anlayacağınız kokartlı rehberliği gereğinden fazla ciddiye alanlardan değilim, işimi elimden geldiğince ciddi yapmaya çalışanlardanım. Neticede bu bir is, tiyatro oyunculuğu, yazarlık gibi bir beceri değil.  Her iş gibi kurallarına vakıf olarak yapmaya özen gösterilir ise daha güzel olur.       

4. Son sorumu siz soracaksınız aslında :) Ancak, eklemek istediklerinize geçmeden, Paris'i Türkçe anlatan birden fazla blog var. Özellikle Pariste.Net, bir çok pratik bilgiyi de içeren bir blog. Bu soruyu sormaktan çekiniyorum ancak sormadan edemedim. Bu tür sitelerin, blogların gelen Türkiye kökenli turistlerin rehber taleplerine etkisi oluyor mu? 

Paris’e gelen turistlerin bloglardan ne ölçüde etkilendikleri ile ilgili ciddi bir gözlemim yok. Bloggerlar dünyasının cahiliyim. Böyle bir dünyaya sırt çevirmemem gerektiğini Pariste.net sayesinde öğrendim. Ahmet Ore’nin Pariste.net’i gerek estetik, gerek içeriğindeki zenginlik, gerekse gördüğü ilgi bakımından en iyisi. En çok ziyaretçi alan o , 2015’te Paris Belediyesi nezdinde tek Türkçe blog olarak kabul gören o, geçenlerde bir turizm platformu Pariste.net’i yükselen en iyi 10 seyahat sitesinden biri olarak gösterdi. Pariste.net çok iyi bir ivme yakaladı. Herkes Ahmet’in tarzını takdir ediyor; Ahmet de Allah için çok çalıştı, çok emek verdi karşılığını alacağından eminim.
Mont Saint Michel
Sorunuzun asıl kısmına cevaben blogların gelen rehber taleplerini aşağıya çektiğini sanmıyorum belki turlarla gelenlerin ekstra tur taleplerini aşağıya çekiyordur. Bundan da korkmamak lazım. Birisi size bu benim Paris’im demiş ve herşeyden önce aşkla ve cömertçe ne biliyorsa, ne yaşamışsa okuyucusu ile paylaşmış, siz de Paris’i Ahmet’in izinde keşfetmek istemişsiniz. Bir rehber olarak ben böyle bir turiste “gitme kal ne olur” demem, aksine mutlu olur ve cesaretlendiririm. 
 
Andre Citroen parkı ve parktaki balon. 15. bölgede (Paris'te yaşayan Türklerin deyimiyle 15. Paris'te) yer alıyor. Balon iplerle yere bağlı, epey bir yükseliyor.
Eklemek istediğim son bir iki şey evet var. Yalnız rehber olarak değil, bir turist, bir insan olarak çok üzülüyorum. Gidilebilecek yerlerin sayısı ne kadar hızla azalıyor farkında misiniz? Biz Saint Petersburg’u kaybettik, Ruslar Antalya’yı. Eskiden Suriye denilince akla Halep, Palmira, Şam gelirdi, şimdi Kobani, Esad, Işid geliyor. Hem baba Esad hem oğul Esad zamanında 5-6 kez Suriye’ye gittim. İnanılmaz zengin bir ülke. Burnumuzun dibindeki Fas’tı. Ben dünyanın turizm haritasını insani kalkınma endeksi gibi görüyorum: turizm var hayat var, turizm yok hayat yok. Göndereceğin turistin var zengin ülkesin, göndereceğin turistin yok fakir ülkesin. Çok değil daha bir ay önce az kalsın Paris de düşüyordu. Biliyorsunuz Fransa daha üç ay olağan üstü hal ile yönetilen bir ülke olarak kalacak!!! 
   
5. Kendi kendime soru hakkımı çok kısa kullanayım, çok uzattım. Paris’i gezmeye nereden başlamayı önerirsin? 

Tournelle Köprüsü’nden başlayın derim. Neden mi ? Cevabı çok yakında PARISTE.NET’de :)

Blogunuzda bana yer verdiğiniz için çok ama çok teşekkur ediyorum. 2016 yılında yurdumuz da dünyamız da daha yaşanılası ve daha gezilesi olsun.


* İşbu laf dokundurmanın adresi Aslı Ulusoy-Pannuti’dir. Kendisi Paris’teki en sempatik en çıtıpıtı rehberimizdir. Biraz tatlı cadı ve iyi bir gazeteci olduğundan ne kadar yazım hatam varsa kızar üşenmeden hepsini düzeltir :) Bknz / SIRADISIPARISREHBERI.COM  

Asıl ben teşekkür ederim. Vakit ayırıp yanıtladınız sorularımı. 

Bu kokart konusunu gerçekten merak ettiğim için sormuştum. Gönderme, ima yoktu :) Pek kıymetli Aslı hanımın ve Ahmet Bey'in de kulaklarını çınlatmış olduk bu vesileyle. Kendisine ve eşine, sizlere ve elbette tüm okuyucularıma iyi seneler diliyorum. 

Sizin sürprizi bozmak istemem. Ancak Tournelle köprüsü, Hıfzı Topuz'un evine gitmek için kullanılan bir köprü diye biliyorum. Nazım Hikmet, Bedri Rahmi gibi Topuz'un dostlarının şiirlerinde de geçer adı. Sizin yazınızı merakla bekleyeceğim.

Yazıdaki fotografları 2014 yılında çekmiştim. Eyfel kuleleri ve Andre Citroen parkı Paris'ten. Tours, zamanında başkentlik de yapmış bir kent. Mont Saint Michel ise meşhur bir görüntüdür aslında. İnternette arattığınızda daha etkileyici fotograflarını bulabilirsiniz. Normandiya kıyılarında. 

Yorumlar

son 7 günün en çok görüntülenen ilk 10 yazısı

Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman

Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman'ın 1985'te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay'ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844'te Amerika'da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press'in kurulmasıyla "bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı" (s.80)
Postman, günümüzden 25 yıl önce y…

bir kez daha sayısal karasal televizyon

Bu konu üzerine blogda bugüne kadar 99 yazı yazdım. Yüzüncü yazıda ilk 99 yazıda savunduğum herşeyi bir kez daha mı düşünsek diyorum. Fazla merakta bırakmadan başlayayım derdimi anlatmaya: İlk 99 yazıyı okumanızı beklemediğim için kısacık bir özet geçeyim. Daha kolay okunacağını umarak maddeler halinde yazayım dedim. Konu neydi? Karasal ortamda, yani çatımızdaki "kılçık" anten ya da televizyonlarımızın üzerindeki "tavşan kulağı" anten ile aldığımız, televizyon yayınlarının yeni teknolojiye uygun hale getirilmesi. Teknik ifadesiyle analog karasal televizyon yayınlarının sayısallaştırılması.  Neden böyle bir şeye gerek duyuldu? İki nedeni var. Öncelikle televizyon yayınlarının kalitesi arttı. Daha net görüntüler, daha büyük ekranlarda izlenebilecek kadar net görüntüler ve daha daha büyük ekranlarda daha daha ayrıntılı renklerin izlenebileceği kadar net görüntüler. Teknik ifadesi ile PAL yayınlar önce standart definition (SD), ardından high definition (HD) ve son olarak Ul…

Netflix değiştirir demiştim, değiştiriyor - 2

Yazının başlığı "Netflix değiştirir demiştim, değiştiriyor" idi. Sonra, eski yazılarıma bakarken aynı başlığı daha önce kullandığımı gördüm. Hem konunun devamı hem de aynı başlıklı ikinci yazı olması sebebiyle başlığa "- 2" ibaresini koydum.   2016 yılının Ocak ayında bloga eklediğim yazımdan alıntı ile:
"Şimdi düşünün, zamanında çok izlenen ve bir şekilde ekranlardan ayrılmak zorunda kalan yapımları, diyelim Behzat Ç.'yi ya da Leyla ile Mecnun'u ya da bunlara benzer kült içerikleri de yayınlamaya başlayan, hatta bununla kalmayıp orijinal içeriklerini kendi yapım şirketiyle üretmeye soyunan bir platform sistemi kökten sarmaz mı?"


Aradan 3 seneden biraz fazla zaman geçti. Leyla ile Mecnun ve Behzat Ç. tam tahmin ettiğim gibi Netflix platformunda eklendi. 

Geçen aylarda internet ortamına düşen bilgiye göre Behzat Ç. dizisinin yeni bölümleri Netflix platformu için çekilecek. Bu yazıyı eklememin nedeni ise hem tahminlerimin doğru çıktığını paylaşmak isteme…

yayıncılığı değişen şeklinin görünen yüzü: Vlogger'lar

Blogum 15. yaşının içerisinde. Kasım 2019'da, 15'ini bitirmiş ve 16. senesinden gün almış olacak. Bir zamanların "moda" uğraşlarından olan blog yazmak, artık, günün diliyle, "out". "In" olan ise, vlog videosu hazırlamak. Action Cam olarak adlandırılan cihazlar kullanılıyor çoğunlukla vlog'larda. "Vlogger"lar, Youtube öncelikli olmak üzere, video paylaşım sitelerinde açtıkları kanallarda, büyük bölümü belli konuya odaklanmış (araba testleri, makyaj, yemek tarifi, oyuncak tanıtımı, matematik sorusu çözümü...) 8-10 dakikalık videolar yayınlıyorlar.  İş modeli basit: izlenme ve abone sayısına paralel olarak video arasına konulan reklamdan elde edilecek pay ile yeni ve daha ilgi çekecek videolar üret. Ünlü oldukça, "ürün yerleştirme" reklamları al. Yani, video içerisinde, izleyiciye çok belli ettirmeden, alttan alta reklam yap :)  Peki yayıncılık dünyası nasıl etkileniyor? Bundan bir kaç yıl önce yazmaya başlamıştım, yayıncılık dün…

Orfoz Restaurant / Eymir Gölü - ANKARA

Eymir Gölü yazılarına devam. Bu kez gölü ikinci kattan izlemek isteyenler için sobalı, sıcak kapalı alan sunan, havalar ısındığında ise gölün içindeymiş hissi uyandıran bahçesi ile gönüllere taht kuran ORFOZ.  Mekân, TRT tarafındaki kapıdan göl çevresine girdiğinizde Çobanoğlu Restaurant sonrasında yürümeye devam ettiğinizde 10-15 dakika içerisinde karşınıza çıkacak. Çobanoğlu ile Orfoz arasındaki yol iki tane. 


Birisi göl kenarından dolaşıyor, diğeri tepeye çıkıp iniyor. Göl kenarından dolaşan yol daha mâkul eğimli. Diğer yol ise epeyce dik. Gene göl kenarından ilerleyen yolu tercih ederseniz, Orfoz'a gelmeden önce sağ tarafta, gölün içine giren bir burun olan İnce Burun'u görebilir, küçük tepeye çıkıp göle farklı bir açıdan bakabilirsiniz. Orfoz, gözleme, balık ve et ızgaralar, kahvaltı ve içecekler sunuyor. Pazartesi günleri kapalı. Fiyatlar makul. Bina, eskiden kayıkhane olarak kullanılmış. Mekândaki bir masa ise rezerve. İçerisi ne kadar dolu olursa olsun bu masaya müşteri a…

Tarihe Tanıklık Edenler / Arı İnan

Eserin tam adı Tarihe Tanıklık Edenler Cumhuriyet'in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler. İlk baskısı 1997 yılında Çağdaş Yayınları'nca yapılmış. Benim okuduğum Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nca Haziran 2017 tarihli ikinci baskısıydı. Bu ikinci baskının, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Eylül 2011 tarihli, genişletilmiş baskısının ikincisi olduğunu ekleyeyim.  Arı İnan, malumunuz olduğu üzere, Prof. Dr. Afet İnan'ın kızı. Bu kitapta söyleşiler yaptığı, Cumhuriyet'in kurucu kuşağı üyelerinin, sanırım tamamı, rahmetli annesini tanıyanlar. Hatta anıları paylaşırlarken, "annenizin bildiği gibi, anneniz belki daha iyi hatırlar" gibi ifadeler kullanılıyor. Prof. Afet İnan ile de söyleşi yer alıyor eserde. Söyleşilerin çoğu 1970'li yıllarda yapılmış. Söyleşilen kişinin ayrıntılı özgeçmişi, söyleşi öncesinde sunulmuş.  Eserde kimlerle söyleşilerin yer aldığını eminim merak ediyorsunuzdur. Fazla merakta bırakmadan, eserde yer alma sırasına göre listeyey…

short misto non-fat

İlginç bir ülkede yaşadığımı düşünüyorum. Yemeklerden sonra orta şeker Türk kahvesi ile suda eriyen granül kahve dışında çayın hakimiyeti yaşanan bir ülkede kahve zincirleri tutacak deseler inanmazdım. Zaten bu yüzden kimse bana yatırımları konusunda danışmıyor. Bu yatırım işlerinden anlamıyorum. Starbucks'ı, bir kaç gün için gittiğimiz Tayvan'ın başkenti Taipei'de görmüştüm ilk olarak. O tarihte henüz Türkiye'de Starbucks yoktu. Yazının başlığı da kimseye bir şey ifade etmiyordu. Wikipedia bilgilerine göre 2003 yılında ülkemizde ilk dükkanını açan şirketin bugün 130'dan fazla şubesi var. Dünyada ise buradaki bilgiye göre 17000'den fazla dükkanı varmış.  Bir zamanlar kimseye bir şey ifade etmeyen başlık ise bugün benim "Starbucksca" diye adlandırdığım bir dilin pek sık duyulmayan sözlerinden, tercümesi şöyle: çocuk boyu bardakta günün kahvesinden istiyorum. içerisine yağsız süt konulsun. Peki neden pek sık duyulmayan diyorum. Çünkü, kahve ile geç tanı…

İkiz bebekle tatile çıkacaklara öneriler

Blog sayfamdaki yazıları belli kategorilere göre ayırıp etiketliyorum. Yazacaklarımın etiketlenebilecek şeyler olmasına özen gösteriyorum. Kısacası her aklıma geleni bloga yazmıyorum. Bugün canım sıkıldı, bari canımın sıkıldığını tüm dünya duysun demiyorum. Biraz bu nedenle, biraz yazarın anonimliğini korumasını sağlama kaygısıyla özel hayatıma ilişkin paylaşımları sınırlı tuttum bu güne kadar. Bu yazı yukarıda anlattıklarımla çelişse bile tatile çıkmadan önce yaptığım internet aramalarında işe yarar çok az bilgi bulabildiğim için ikiz bebek sahiplerine deneyimlerimi aktarayım istedim. Bu yazı ile birlikte yeni bir etiket bloga merhaba diyor: İkiz büyütmek. Bu etiket altında, çok sık olmamakla birlikte, ikiz büyütürken yaşadıklarımı paylaşacağım.

Göksu Restaurant Nenehatun şubesi açıldı

ve beklenen gerçekleşti...Ankara'nın Sakarya caddesine açılan Bayındır sokakta yer alan Göksu, gönüllere taht kurdu. Gerek servisi, gerek yemeklerin lezzeti vazgeçilmezler arasına girdi. Mekanın Kızılay'ın göbeğindeki Sakarya caddesinde olması, kimilerini üzüyordu. Özellikle Kızılay'a hiç inmeyenler, kalabalığı sevmeyenler yukarılarda bir Göksu hayali kuruyordu. Uzun sürdü inşaat. Nenehatun caddesi ile Tahran caddesinin kesiştiği köşede yer alan binanın inşaatının neden bu kadar sürdüğünü pek anlamamıştım, düne kadar. Dışarıdan 4-5 kat görünen bina toplamda 10 katlıymış. Üstte 3 kat içkili restaurant (ki bu bölüm henüz açılmamış), girişte bekleme salonu ve bar-kütüphane, girişin altında işkembe ve kebapçı (ki bu bölüm hizmet vermeye başladı), işkembecinin altı tam kat mutfakmış, onun altında garaj-çamaşırhane ve en altta iki kat konferans salonu olarak düzenlenmiş öğrendiğime göre. İlk ziyaretime ait fotografları (binanın dıştan çekilmiş bir görüntüsü ve iştah açıcı) beğenin…

İttihat ve Terakki'nin Son Yılları (1916 Kongre Zabıtları)

Yakın tarihimize ilgimi artık biliyorsunuz. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemini anlayabilmek adına okuyorum sürekli. Bu sayede, araştırmacıları heyecanlandıracak bir kütüphaneye sahip oldum diyebilirim. İleride akademik çalışma yaparsam, bu birikim çok işime yarayacak. Merakım bu kez beni Nehir Yayınları tarafından 1992 yılında basılan Hatıralarla Yakın Tarih serisinden İttihat ve Terakki'nin Son Yılları adlı esere götürdü. Kitabın yazarı yok, haliyle. Ancak yayına hazırlayan ve sadeleştiren bir isim var: Eşref Yağcıoğlu. İttihat ve Terakki Cemiyeti, toplam 8 kongre gerçekleştirmiş. Her kongresi, ülkemiz tarihi için son derece önemli sonuçlar içeriyor. Kitapta konu edilen 1916 yılında, yani Birinci Cihân Harbi'nin üçüncü senesinde, düzenlenen yedinci kongresi. Hem Kongre zabıtları hem de Kongre sonrası Tanin gazetesinde çıkan yazılardan derlemeler yer alıyor kitapta.  Yağcıoğlu'nun sunuş yazısı, konuya yabancı olanlar için yetersiz. Belki böylesi bir kitabın başına…