Ana içeriğe atla

Türkiye'de sayısal radyo ve televizyon yayıncılığı 2 / 2

Bir önceki yazıda bıraktığım yerden devam edeyim. Sayısal radyo konusundaki son yansıda, biraz otosansür uyguladığımı itiraf ederek bırakmıştım. Dediğim gibi ortada bir gecekondu düzeni var ve hepimiz gecekondu mafyasından haberdarız. 

Peki, televizyon dünyasında işler nasıl? İşin doğrusu televizyon dünyası, 6112 sayılı yasa sayesinde, pek rahat görünüyor. En azından, radyo ile kıyaslandığında, karasal vericilere mahkumiyet konusunda, çok daha rahatlar. RTÜK'ün frekans tahsis ihalelerini tamamlayamamasının sonuçlarının başında, sayısallaşan uydu ve kablonun, televizyona erişim için tercih edilmesi geliyor. Aslında bu sonuçta şaşacak bir şey yok. Şöyle düşünün, Ankara'dan İstanbul'a gitmek istiyorsunuz. Seçenekleriniz nelerdi? Otobüs, uçak, özel araç ve tren. Yıllar boyunca otobüsler daha konforlu hale gelirken, yollar düzgünleşirken, trene hiç yatırım yapılmamıştı. Tren ile gidip gelen vardı halen, ancak bunlar çoğunlukla vakti bol, parası az olan insanlardı. Devlet, trene kimse binmiyor diye tren yollarını söküp, "bundan sonra tren yok kardeşim" demedi. Aynı mantıkla televizyon yayınlarının halka ulaştırılmasında kablo, uydu ve karasal vericiler kullanılıyor. Bu üçlü içerisinde kablo ve uyduya yatırımlar yapılırken karasal yayınlar analog olarak kaldı. Sonuç ne oldu peki? İnsanlar, yayınları uydudan izlemeye başladı. Karasal vericilerle analog yayınları, en azından birinci televizyonlarından, izleyenler yok denecek kadar azaldı. Peki devlet, yani düzenleyici / denetleyici otorite, yani RTÜK, ne yapacak? Analog yayınları kimse izlemiyor zaten deyip bu frekansların mobil operatörlere tahsisini mi gerçekleştirilecek?

İşte, deyim yerindeyse zurnanın malum sesi çıkarttığı noktadayız bir kez daha. Neyse, bu uzun ve belki de gereksiz girişin ardından yansılar üzerinden ilerlemeye devam edelim, pek fazla kalmadı geriye zaten...

Aslında süreci tek yansıda özetlemek istedim. Malum 22 yıldır yapıl(a)mayan bir frekans tahsisi söz konusu. Bu gecekondu örneğinden ilerlersek düşünün devlet arazi üretmeyince insanlar gelip işgal ediyor bir bölgeyi (analog karasal televizyon frekansları) ve buraya evlerini yapıyorlar. Bu gecekondularda dükkan işlettiklerini düşünelim. Şimdi, gecekondu dükkanda fena değil bir satış falan var, ancak karşıya da AVM yapılmış. Dükkan sahibi düşünüyor, sattığım ürünü daha kaliteli bir ortamda pazarlasam acaba müşteriler çoğalmaz mı diye ve AVM'den dükkan kiralıyor (sayısal uydu / sayısal kablo). Mahalleli sürekli kentsel dönüşümden bahsediyor. Gecekondu bölgesine dozer girip hepsini yıkacakmış. Devlet oraya AVM yapacakmış (sayısal karasal). Gecekondu bölgesinde de dükkanı olan esnaf ("medya hizmet sağlayıcı") bunu bekleyerek biraz da, aslında artık kimse gitmese de dükkanı (analog vericilerini) kapatmıyor. Kendisine verilen tapu tahsis belgesi nin (geçici yayın lisansı), yeni AVM'de (sayısal karasal yayın frekansları) avantaj sağlayacağını umuyor. 

Ancak, AVM dükkanları satışa çıktığında, işlerin hiç de beklediği gibi gelişmediği görüyor. Öncelikle ortada AVM falan yok. Sadece arazi var. Devlet diyor ki, gecekonduda dükkanın olsun olmasın, dükkan açmaya niyetli olduğunu bir yıldan bu yana gösteren bir yatırımcıysan gel sende bu kupon arazide yatırıma gir. Kurallar şöyle:

  • AVM'nin büyük dükkanları olacak (ulusal yayıncılar). Bu büyük dükkanları 10 yıllığına kiralayanların içinden bir grup AVM'yi inşaa etmek ve işletmekten de sorumlu olacak. 
  • AVM'nin orta ve küçük dükkanlarına (bölgesel ve yerel yayıncılar) siz büyük dükkan sahipleri hizmet sunacaksınız. Ben hizmetin bedelinin adil olup olmadığına karar vereceğim. 
Eskiden beri gecekonduda dükkan işletip, şimdi hem gecekondu dükkanını açık tutan ama asıl parayı yolun karşısındaki AVM'lerde açtıkları dükkanlardan alan esnaf bu kupon arazideki öneriye pek sıcak bakmadı. Mantıksız gördü, işin doğrusu. Olmayan AVM için dükkana hava parası (frekans için ihale ile ödenecek bedel) verecek, ardından büyük dükkanı kiraladı diye AVM'yi inşaa edecek (ulusal yayıncıların bir bölümü verici tesis işletim şirketi kurup, sayısal karasal televizyon altyapısını kurup işletecek), hem diğer dükkanlara hizmet sunacak, bu arada AVM'deki kiralar 10 yıl için ama sonrasında bu AVM ne olacak, tam net olmayacak (frekans tahsisleri 10 yıllık, peki 10 yıl sonra verici tesis işletim şirketi tarafından kurulan şebeke kimin?), 10 yıl boyunca hava parası (lisans bedeli) dışında işletme giderleri de olacak (frekans kullanım kirası/bedeli). Esnaf, en azından bizim tapu tahsisleri işe yarasaydı, bize bir ayrıcalık getirseydi diye sızlandı. Öyle ya, ortada kimseler yokken mal isteyen halka, gecekondu bölgesinde dükkan açmış, satış yapmış, bir yerde bu sektörü kendi elleriyle oluşturmuştu. Ancak, devlet bu konuda taviz vermedi. Neden vermedi, pek fazla tartışılmadı bile. Bir yıl önce işe girmiş herkes ile eşit şartlarda yarışmak durumunda kaldı esnaf ve sonuç olarak, açılan tüm ihaleler başarısızlıkla bitti. 

Yukarıdaki yansıdaki kısaltmalara takılmayın. DVB-T/T2, AVM'nin kaç katlı olacağını belirliyor. İçerideki dükkan sayısı arttı. İnşaat teknolojisi gelişince daha büyük AVM yapılabiliyor artık. MPEG2/4/5 ise AVM içindeki kolonların ve kirişlerin ufaltılmasıyla dükkanların çok daha verimli yerleşmeleriyle ilgili. Bu sayede istersek artık daha cafcaflı, gösterişli dükkanlar yerleştirebileceğiz AVM'ye (SD yerine HD, hatta 4K UHD), istersek de dükkan sayısını daha da arttırabileceğiz. 

Yansının son satırı ise çok önemli. Sonuçta AVM işi kaldı, o kupon arazi duruyor orada. Peki bu AVM yapılmadı ama gecekondu bölgesi ne alemde? Ne yazık ki AVM yapılacak bölgedeki dükkanlardan, az da olsa halen alış veriş yapanlar var. Dükkan sahipleri, diğer AVM'lerdeki dükkanların satışını engeller, prestij kaybına neden olur endişesiyle bu dükkanlarını kapatmıyor (Analog karasal vericiler yayına devam ediyor). Bu durum, esnafa epey pahalıya patlıyor. Sonuçta 2014'e kadar böyle devam eden durum, esnaf birliğinin toplantısında masaya yatırılmış ve dükkanları büyük ölçüde kapatmışlar (Analog karasal vericilerin büyük kısmı susturulmuş). Pek fazla şikayet gelmemesini, insanların diğer AVM'lerden alışveriş yapmalarına bağlamışlar (uydu ve kablo). 


Şimdi kıymetli okuyucular, bu AVM / Gecekondu bölgesindeki dükkanlar elbette bir benzetmeden ibaret. Teşbihte hata olmaz diyerek, izninizle devam edeyim. Alınmaca, darılmaca yok. Derdim kimseyi gecekondu işgalcisi olarak yaftalamak değil, ayrıca daha önce de yazdım. Devlet arazi üretmeyince insanların barınma sorunlarını gecekondu ile çözümlemesinde suçun büyüğü vatandaşta değil. 

6112 sayılı yasadaki model, sayısal karasal televizyonu kurmaya uygun değil. Büyük ve köşeli bir tespit. Model ne öngörmüştü ona bakalım yeniden:
Lisanslar, ulusal/bölgesel/yerel olmak üzere üç tip. Her birisi, geçerli olduğu alanda, %70 kapsamayı, nüfus olarak, sağlamak zorunda. Yerel ise lisansınız o yörede nüfusun %70'ine yayını ulaştıracaksınız. Bölgeselse, bölgede, ulusalsa yurt çapında. Şimdi, bu hizmeti, yani yayınlarınızı lisans sahibi olduğunuz yerlere ulaştırma hizmetini kim verecek? Verici tesis ve işletim şirketi. Peki kim kuracak bu şirketi? Ulusal yayın lisansına sahip, en az 10 medya hizmet sağlayıcısının kuracağı bir şirket, kısaca ANTEN diyelim biz ona. Sizce de bir gariplik yok mu? AVM örneğinden gidersek, AVM'deki büyük dükkanların sahipleri AVM'yi inşaa etmekle de yükümlü. Sonra işletmesini de gene bu bir grup büyük dükkan sahibi yapacak. 
Yukarıdaki yansı, benim radikal önerimi içeriyor. Aslında bu öneriyi, kamuoyu önünde ilk dile getiren ben değilim. "Kim, ne zaman söylemişti"nin yanıtını bulmayı sizlere bırakıyorum. 

ANTEN, kamu şirketi olsun. Yani AVM'yi devlet inşaa etsin ve işletsin. İnşaat için gereken parayı da o dükkanların hava paralarından (lisans bedelleri) oluşturduğu bütçe ile toparlasın. Böylelikle her dükkan sahibine eşit uzaklıkta olur. Hem devletin diğer dükkanlarını da bu sistemle bütünleştirmek olanaklı hale gelir (TRT vericileri, tesisleri).
Bu son yansıda, aslında bizim kupon araziden bahsediyorum. 470-862 MHz'i siz, boğaz gören bir gecekondu mahallesinin sınırları olarak okuyabilirsiniz. Bu mahalle, dediğim gibi, boğaz görüyor. Kupon bir arazi ve bakir duruyor üzerinde gecekondu dükkanlarıyla birlikte. Şimdi arazinin sağından solundan tırtıklamaya başladılar. Mesele, sadece AVM yapmak meselesi de değil artık. AVM yapılacak orası kesin. Ancak yeterli değil. Bir başka grup insan diyor ki 
"Kardeşim senin o dükkanda sattığın malı ben kendi dükkanımda da satarım, devlete çok daha fazla vergi veririm. Devlet, sen gel bu kupon arazide bu saçma sapan ürünleri sattırma. Bak ben çok daha işe yarar şeyler sunan dükkanlar açacağım oraya."
Mobil dünyanın kısaca söylediği bu. 470 ile başlayan, yani şu camiyi dönünce sınırı olan, Türkiye'de üzerinde halen gecekondu dükkanların olduğu, Avrupa'da ise içinde pek kimsenin itibar etmediği malların satıldığı dükkanlar barındıran AVM'lerin inşaa edildiği kupon araziyi gelin bize tahsis edin. Biz oraya yapacağımız yatırım ile halka, çok daha ihtiyaç duyacakları hizmetleri sunalım. 

Son slaytın son satırında Şeref Stadının konuyla ilgisi ne diye yazdım. Salona sordum, Şeref Stadı neresi bileniniz var mı? İki el kalktı, sunum İstanbul Harbiye'de bu arada. El sahiplerinden birisi, blogumun da takipçilerinden kıymetli meslek büyüklerimden. Kendisi kısaca anlattı Şeref Stadı'nın mazisini. Merak edenler için burada tekrarlamayayım, bu konuyu daha önce blogda yazmıştım. 

Kıymetli dostlar, okuyucular ve diğerleri. Anlatılan sizin hikayeniz aslında. Bu kadar seyirci kalmayın. TMMOB, EMO, Sendikalar, Tüketici Dernekleri, Siyasi Partiler, Belediyeler... Bu frekans alanları kamunun, yani sizin benim malımız. Bunlar, kıt kaynak. Bakın eskiden musluktan akan suları içebiliyorduk. Şimdi bunu düşünmüyoruz bile. Yarın bir gün, evlere içme suyu çekmekten vazgeçerse belediye, ne diyeceğiz? Zaten içmiyorsunuz, boşa bize masraf çıkartmayın deseler mesela? Ne diyebileceğiz? Aynı şey kıymetli dostlar. Zaten kimse izlemiyor diye analog karasal yayınları kapatıp, frekans bandını mobil operatörlere terki aynı şey. 

27 ARALIK'ı bekleyin. Bu gidişe dur demek şart!!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Körfezin incisi Küçükkuyu'da: Baykuş Bar

Küçükkuyu Belediyesi'nin sloganı "Ege'nin başladığı yer". Edremit Körfezi'nin en batı ucu Küçükkuyu. Bu şirin belediyelik, Çanakkale'nin güney doğu sınırını da oluşturuyor. Mıhlı çayını Edremit yönüne doğru geçtiğinizde artık Altınoluk'a, ki kendisi Balıkesir'e bağlı, girmiş oluyorsunuz. 
Baykuş Bar, 2013 yılı yazının ortasında açıldı. İnşaatını gün gün izledik. Temmuz ve ağustos, Küçükkuyu'nun en dolu olduğu aylar. Baykuş, 2013 ağustosunun ortasında açıldı. Zaman zaman oturduğumuz ve güzel müzik çalan farklı mekanın sahibi Semih Göksel ile bir söyleşi gerçekleştirdim. Semih Abi, Ankara kaçkını. Söyleşide yer alan fotografları da kendisi gönderdi. Peynir tabağı fotografı bana ait sadece. Karşınızda Baykuş Bar. 
Herkese iyi pazarlar. Bir önemli not, kıymetli sosyal medya takipçilerime. Evet, ülkede bunlar yaşanırken ben bunlarla uğraşıyorum. En azından bir şeyler uğraşıyorum. Siz, size gelenleri yeniden yayınlamak dışında ne yapıyorsunuz? Gönderdiğin…

Küçükkuyu Güncellemesi - 2018

Blog yazarak hayatımı kazanmıyorum. Bugüne kadar blog yazarak elde ettiğim tek şey, Nedim Gürsel üstadın imzalı kitabı oldu. Kendisine ve vesile olan kıymetli Cüneyt Ayral'a bir kez daha teşekkürler...
Tamamen kendi keyfim için yaptığım bu blog yazma işinde, yazı güncellemek, hiç sevmediğim bir şey. Çünkü bu güncelleme öyle sanıldığı kadar kolay değil. Hele benim gibi her daldan her yerden yazan birisi için. Mesela, Küçükkuyu, 2010 yılından bu yana, düzenli sayılabilecek bir sıklıkla gittiğimiz bu şirin yerle ilgili yazdıklarımı güncellemek için bir sonraki yaz ayını beklemek gerekiyor. 
Bu uzun ve muhtemelen gereksiz girişin ardından gelelim konuya. Dediğim gibi 2010 yılından bu yana düzenli sayılabilecek bir sıklıkla gittiğimiz Küçükkuyu'nun zaman içerisindeki dönüşüm / gelişimine tanıklık ediyoruz. Bu yazıda mekan dönüşümlerinden ziyâde Küçükkuyu'nun dönüşümüne dair bir şeyler karalamaya çalışacağım.
Küçükkuyu, Assos ile Altınoluk arasında yer alıyor. Çanakkale'nin Ayv…

Affiliate Programları

Pazarlama konusunda çalışanlar başlığın neyi ifade ettiğini bilirler. Bu alan dışında çalışanlar ise bilmeden kullanırlar "affiliate" programlarını. Sık gittiğiniz markette size verilen bir üyelik kartı ile size özel indirimler sağlanması bir örneğidir bu uygulamanın. Başka bir çok örneği verilebilir. Mesela üyesi olduğunuz dernek, tutup çeşitli kurum ve kuruluşlarla masaya oturup üyelerine avantajlar sunulmasını talep edebilir. Böylece bu derneğe üyeliğinizin maddi bir faydasını görüp dernekle aranızdaki gönüllü ilişkiyi maddi çıkarla sağlamlaştırmış olursunuz. Mezunlar dernekleri, kulüpler, köy dernekleri bu tip anlaşmalar yaparak hem üyeliği cazip hale getirmeye çalışırlar hem de mevcut üyelerinin maddi çıkar elde etmesiyle derneğe daha bir şevkle geleceklerini düşünürler.  Buraya kadar, herşeyi metalaştıran ve metalaştırdıkça da değersizleştiren kapitalizmin bir uygulaması / aldatmacası olarak görüp sessiz kalınabilir uygulamalara. Hatta, madem düzenin içindeyiz o zaman u…

Göksu Restaurant Nenehatun şubesi açıldı

ve beklenen gerçekleşti...Ankara'nın Sakarya caddesine açılan Bayındır sokakta yer alan Göksu, gönüllere taht kurdu. Gerek servisi, gerek yemeklerin lezzeti vazgeçilmezler arasına girdi. Mekanın Kızılay'ın göbeğindeki Sakarya caddesinde olması, kimilerini üzüyordu. Özellikle Kızılay'a hiç inmeyenler, kalabalığı sevmeyenler yukarılarda bir Göksu hayali kuruyordu. Uzun sürdü inşaat. Nenehatun caddesi ile Tahran caddesinin kesiştiği köşede yer alan binanın inşaatının neden bu kadar sürdüğünü pek anlamamıştım, düne kadar. Dışarıdan 4-5 kat görünen bina toplamda 10 katlıymış. Üstte 3 kat içkili restaurant (ki bu bölüm henüz açılmamış), girişte bekleme salonu ve bar-kütüphane, girişin altında işkembe ve kebapçı (ki bu bölüm hizmet vermeye başladı), işkembecinin altı tam kat mutfakmış, onun altında garaj-çamaşırhane ve en altta iki kat konferans salonu olarak düzenlenmiş öğrendiğime göre. İlk ziyaretime ait fotografları (binanın dıştan çekilmiş bir görüntüsü ve iştah açıcı) beğenin…

İkiz bebekle tatile çıkacaklara öneriler

Blog sayfamdaki yazıları belli kategorilere göre ayırıp etiketliyorum. Yazacaklarımın etiketlenebilecek şeyler olmasına özen gösteriyorum. Kısacası her aklıma geleni bloga yazmıyorum. Bugün canım sıkıldı, bari canımın sıkıldığını tüm dünya duysun demiyorum. Biraz bu nedenle, biraz yazarın anonimliğini korumasını sağlama kaygısıyla özel hayatıma ilişkin paylaşımları sınırlı tuttum bu güne kadar. Bu yazı yukarıda anlattıklarımla çelişse bile tatile çıkmadan önce yaptığım internet aramalarında işe yarar çok az bilgi bulabildiğim için ikiz bebek sahiplerine deneyimlerimi aktarayım istedim. Bu yazı ile birlikte yeni bir etiket bloga merhaba diyor: İkiz büyütmek. Bu etiket altında, çok sık olmamakla birlikte, ikiz büyütürken yaşadıklarımı paylaşacağım.

Gaziantep'i Ankara'ya taşımak: Beyran Entep Mutfağı Yıldız'da

Gaziantep, Zeugma müzesi, kalesi, çarşısı kadar mutfağıyla da ünlü bir kent. Tatlıları, kebapları, beyran, yuvarlama ve elbette lahmacunu çok özel. Ne mutlu ki artık bu özel tatları denemek için Antep'e kadar gitmenize gerek yok. Ankara'daysanız Yıldız'a gitmeniz yeterli. 
Turan Güneş Bulvarı'nın paraleli olan cadde üzerinde, Hollanda elçiliğinin önünden geçip Çankaya yönünde aşağı doğru ilerlerken sol tarafınızda göreceksiniz Beyran - Entep Mutfağı adlı mekanı. 
Fazla çeşitli olmayan bir menüsü var. Odun ateşli taş fırında pişen lahmacunu Ankara'nın ne lezzetli Antep usulü lahmacunu. Malum, sarımsak da katılıyor içine Antep usulünün. Ancak Beyran'daki lahmacunu öne çıkartan sadece sarımsak değil, hamurun inceliği ve çıtırlığı. 
Beyran, et suyu, sarımsak ve pirinç ile hazırlanan bir çorba. İçerisinde et de var. Antep'te harlı yanan ocağın üzerinden pense ile tutularak indirilip, olanca sıcaklığı ile servis ediliyordu. Beyran'da da aynı usül geçerli. Pense …

Kabak kayığı

Mutfak konusunda bir iddiam yok. Yemek tarifleri için bu kadar çok sayfa varken, bir iddiam olması anlamsız olur zaten. Sayfamda tariflere yer vermemin sebebi, ileride bu tarifleri okurken, onları yaptığım zamanı hatırlamak. Anıları kalıcılaştırmak bir yerde. Birbirine bağlı üç tarif, bana ileride bu cumartesi sabahını hatırlatacak. Belki sizlere de faydası dokunur. Fazla uzattım gene. Buyurun ilk tarife: baba kıyağı, kabak kayığı Öncelikle malzemeleri sıralayayım: KabakMantarBezelyeKırmızı biber (kapya)Domates (püresi veya salçası da olur. salça kullanırsanız tuz atmayın)Sert peynir (keçi peyniri, hellim olabilir)Soğan, sarımsakZeytinyağıKarabiber, tuz kabakları hazırlıyoruz
iç hazırlama
kabaklar hazır
Yapılışı hem keyifli hem kolay. Kabakları yıkayıp soymakla işe başlıyoruz. Hemen ardından kabakları ikiye ayırıp, iki yarımın ortalarını boşaltıyoruz. (Kabak içlerini sakın ola atmayasınız. Onlar bir sonraki tarifte kullanılacak.) Bu iş için tatlı kaşığı ile bıçak kullanabilirsiniz. Kayık ş…

Eymir gölü yolunda keyifli bir mekan: Özgür Bahçe

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun ORAN sitesindeki yerleşkesinin yanından incecik bir yol ilerler. 2005 yılında Kerkük'te görevi esnasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden TRT kameremanı Mustafa Ünal'ın anısını, ismiyle yaşatan bu sokak ORAN'dan Eymir gölü kenarına iner. Sokaktan aşağıya indiğinizde sağınızda ODTÜ'nün yerleşkesi içerisinde yer alan Eymir Gölü tesisleri bulunur. Sağa dönmeyip ilerlediğinizde sola doğru, gölden uzaklaşıp köylere doğru ilerleyen bir yol görürsünüz. İşte Özgür Bahçe bu yol üzerinde sağınızda kalıyor. Sırtını bir tepeye veren bahçe çimle kaplı. Çocukların oynaması için bir kaç oyuncak var. Bahçenin geniş bir otoparkı var. Kapalı mekanı, havanın dışarıda oturmaya izin vermediği günler için ideal. İçerideki sobalar, size eski günleri hatırlatacak.
Eymir yakınlarındaki bahçeler genellikle gözleme, semaver, köfte sunarken Özgür Bahçe alkollü içecekler ve ızgaralarıyla öne çıkıyor. Fiyatlar, kent içerisindeki yerler kadar. Köft…

Cölanj / Taylan Kara

Taylan Kara'nın 160 sayfalık eseri Hayal Yayıncılık'tan Ağustos 2008'de çıkmış. Farklı bir eser Cölanj. Yayınevi roman olarak sınıflandırmış. Edebiyat ile bilgim fazla olmasa da ilgimden ötürü novella olarak sınıflandırmanın daha doğru olduğunu düşündüm okuduktan sonra. Sınıflandırmanın ne önemi var bilemiyorum.
Kitabının adının ne anlama geldiğini merak etmiş olabilirsiniz. eserin son sayfasından bir alıntı ile merakınızı gidereyim ya da arttırayım: "Cölanj, kanalizasyona ve gezegene karışan her şeyin ortak adı...Cennetlerinin Özel Labirentlerinde Alçaklaşanların Nostaljik Jestleri...Cellatlarının Öğretileriyle Laboratuvarlarda Alıklaşan Nadide Jenerasyon...Cesetleşmeden Önce Lağımdan akan Neslimizin Jeneriği...Cölanj, çok uzun süredir bir uygarlık durumu..." s. 160Evli ve bir çocuklu, beyaz yakalı, İstanbul'da yaşayan kahramanın, Ali'nin "hayatından bir kesit" diyebiliriz eserin konusu için. Elbette bu çok yüzeysel bir tarif olur. "Hayatınd…

peki şaşkın kim?

Baştan itiraf edeyim. Şaşkın olan benim.  Şaşıp kalan, şaşkınlığını ifade eden.  Bunu neredeyse her gün, belki her an yapan, ama her zaman dille söylemeyen.  Kalp ile dile getiren, sessiz ve sedasız...
Neden şaşkın, neye şaşıp kalan? 
Pek çok şeye ve hatta neredeyse herşeye.  Bu âlemlerin düzenine mesela.  Âlemler kavramının kendisine.  Düzenin işleyişine.  Her şeyde bir "hesap" olmasına.  Biz farkına bile varmadan, tıkır tıkır işleyen bir yapıya.  Yani "dünya" diye algıladığımız "rüya", aslında her anıyla beni şaşkına çeviriyor.
Bazen bir film seyrederiz ve deriz ki "yok artık, senarist abartmış, bu kadar da olmaz". Sonra bu "yok artık" dediğimiz ne varsa, başımıza geldiğini görünce, bir kez daha şaşırırız.  İşte bu şaşkınlık benim bahsettiğim. 
Şaşkınlığın farklı boyutları da var elbette. Kimileri, bu düzenin muhteşemliği ve kendisinin acizliğini görüp şaşırırken, kimi, Kelâm'da çeşitli yerlerde defalarca zikredildiği halde, "somut kanıt&…