Ana içeriğe atla

Tale, bildiğiniz tur şirketlerinden epeyce farklı

Facebook'ta gelen bir reklam ile gördüm Tale'yi. Şirketin kurucusu ve sahibi Onur Bey ile bir söyleşi yaparak sizlerin de bu ilginç şirketi, farklı turizm anlayışını öğrenmenizi istedim. Henüz Tale'nin bir turuna katılmış değilim. Yakın zamanda da pek olanaklı görünmüyor açıkçası. Ancak, benim katılamayacak olmam elbette söyleşi yapmama engel değil. Onca işi arasında söyleşiye vakit ayıran Onur Bey'e teşekkürlerimi iletirken, aylardır sorularımı bekleten sevgili arkadaşlarıma da ince sitemlerimi göndereyim :)

Bu arada, söyleşide henüz görseller yok. Yakında onlar da eklenecek :)
Şirketin web sayfası:

1. Tale'den önce neler yapıyordunuz?

Ben aslında Bilgisayar Mühendisi’yim. Çocukluk hayalim olan bu mesleğe toplamda 13 yılımı verdim. Aslına bakarsanız ilk yıllarda çok da severek yapıyordum bu işi ve oldukça parlak bir kariyerim vardı. Kazandığım tüm parayı seyahat etmeye harcamış olsam da 28 yaşıma kadar seyahat benim için büyük bir hobiydi sadece. Ne olduysa o zaman oldu; dönüşüm o zaman başladı. Pek çoğumuz gibi ben de kurumsal hayatın bana uymadığını, ruhumu sıktığını, orada potansiyelimi tam anlamıyla gerçekleştiremediğimi ve dolayısıyla hayatımın geri kalanını böyle yaşamak istemediğimi fark ettim. Ama pek çoğumuzun yapamadığını yaparak bu hayatı değiştirmeye karar verdim. Tüm eğitimim, tüm profesyonel geçmişim bu alanda olmasına rağmen, sevdiğim şeyleri, başkasının bana dayattığı değil kendi istediğim koşullarda yapabilmek adına bir maceraya atıldım. Yedi yıllık bir mücadelenin ürünüdür Tale. Bunun ilk altı yılında gündüzleri maaşlı işime gidip geceleri Tale’le ilgilenirken 2014’ten beri artık tam zamanlı Tale ile uğraşıyorum.

Neyin eksikliğini hissettiniz de Tale'i kurdunuz?

Tale aslında “ihtiyaçtan” ortaya çıktı. Seyahat etmeye başladığım ilk yıllarda sadece yeni bir yere gitmiş olmak bile beni çok heyecanlandırıyordu. Ancak belirli bir seyahat tecrübesinden sonra artık oralara sadece gitmiş olmak için gitmek bana yetmez oldu. Bence her gezgin tıpkı bir sanatçı gibi zaman içinde kendi tarzını buluyor. Ben de farklı kültürleri keşfetmeye, yeni insanlarla tanışmaya çok meraklı olduğum için artık neredeyse tüm gezilerimi bu tarz yapmaya başlamıştım. Couchsurfing gibi olanaklardan da yararlanarak yerel halkla kaynaşmaya, onların kültürünü daha derinden tanımaya çalışıyordum. Ancak ne yaparsanız yapın, kendi imkanlarınızla bir noktaya kadar gidebiliyor, kabuğu sıyırıp derinlere fazla inemiyorsunuz. Örneğin Lizbon’a gideceksem internetten yaptığım araştırmalarla veya evinde kaldığım Portekizli arkadaştan aldığım tavsiyelerle yerel halkın takıldığı Fado mekanlarını bulabilirim. Ama bu bile bana yetmiyordu. Ben gerçekten en iyi sanatçıyı dinlemek, hatta dinlemekle kalmayıp onunla tanışmak, hikayesini öğrenmek, onunla Fado üzerine konuşmak istiyordum. Sadece Fado mu? Portekiz kültürü deyince bir sürü ilginç konu var. Mesela deniz mahsulleri. Evet, herkesin önerdiği iyi bir restoranda yemek yiyebilirim. Ama ben ünlü bir şefle tanışıp onunla birlikte yemek yapmak istiyordum. Ve tabii bunun gibi şeyleri kendi başıma örgütlemem çok zordu.

İşte Tale tam olarak buradan doğdu. Bununla ilgili kimse bir hizmet sunmuyor, ben bir şey yapamaz mıyım dedim ve Tale’i kurdum. Ben böyle şeylerden hoşlanıyorsam eminim benim gibi bir sürü insan vardır diye düşündüm.


2. Deneyim turizmi, bugüne kadar benim tur şirketlerinin paketlerinde görmediğim bir yaklaşım. Kültür turizmi de değil, sanki etnografik bir turizm gibi. Biraz ayrıntılandırabilir misiniz?

“Tur şirketi” deyince hepimizin haklı olarak tüyleri diken diken oluyor. Şehir dışında otellerde kalıp insanı rehbere ve onun fahiş fiyatlara satacağı ekstra turlara mecbur bırakan, panoramik şehir turu diye insanları otobüsten bile indirmeyen o çarpık zihniyet. Ben bu tarz seyahat anlayışının çok yakında sona ereceğini, bu firmaların da ya yok olacağını ya da başka alanlara kayacağını düşünüyorum.

Bizim yaptığımız işlerden hoşlanan insanlar, zaten çoktan bu tarz firmalarla gezmeyi bırakmış, kendi başına gezen tecrübeli gezginler. Biz bu tecrübeli gezginlere şunu diyoruz “kendi başına gezerken belirli bir para harcıyor ve yerel kültürü tanımak adına bir takım şeyler yapabiliyorsun. Gel, o harcadığının paranın neredeyse aynısına biz sana bir rüya yaşatalım! Açılmayan kapıları açtıralım, yerel kültürü en derin haliyle yaşamanı sağlayalım!”. 

Şimdi şu “etnografik turizm” konusuna açıklık getireyim. Evet, çok yerinde bir tespit. Kültür dediğimiz zaman somut (tarihi eserler, mimari yapılar, vs.) ve soyut (müzik, yemek, sanat, davranışlar, vs.) ögeler işin içine giriyor. Klasik bir kültür turu daha ziyade tarihi eserler, müzeler, ören yerleriyle (yani somut mirasla) ilgilenirken biz tamamen yaşayan kültürle ve insanla (yani soyut mirasla) ilgileniyoruz.

Kültüre meraklı insanlarsanız, elbette yeni bir yere gittiğinizde oranın önemli tarihi eserlerini, yapılarını, müzelerini de görmek isteyebilirsiniz. Biz size bunları görmeniz için genelde serbest zaman bırakıyoruz. Zaten tecrübeli gezginler olarak siz bir müzeye nasıl gidilir bunu çok iyi bilirsiniz. Bizim size bu noktada katabileceğimiz bir değer yok.

Ama kendi başına seyahat eden bir gezginin esas zorlandığı kısım işte bu soyut kültür tarafı oluyor. Örneğin bir yerin el sanatlarını, doğru insanlarla tanışarak, elinizi işin içine sokarak tanımak istediğinizde bunu kendi başınıza örgütlemek çok zor oluyor. İşte biz orada size katma değer sağlıyoruz.

Mesela bu "deneyimlerin" hepsini denemek istemesek. 8 köşeli şapka benim çok ilgimi çekerken, tura katılan diğerleri bunu o kadar ilginç bulmayabilir. Bir programdan örneklerle anlatsanız bu "deneyim" turunu. 

Bu bize çok sık sorulan bir soru. Programı kendime göre değiştirebiliyor muyum, içinden seçmece yapabiliyor muyum? Hayır yapamıyorsunuz. Çünkü programlarımız film gibi bir kurgu üzerine kurulu. Biz orada bir hikaye anlatmaya çalışıyoruz; bir açılış, gelişme ve kapanış var. Programlardaki her deneyimin seçimi ve sırasının bir anlamı var. Bunun şöyle düşünün, biz bir sanatçıyız ve size bir tiyatro oyunu hazırladık. Size düşen, oraya gidip bizim sizin için tasarladığımız bu filmi yaşamak.

Bir yerin kültürünü ele alıp A’dan Z’ye inceliyoruz. Yemeğinden sanatına, müziğinden zanaatına, halk oyunlarından el sanatlarına ne varsa hepsini masaya yatırıyor, bunların arasından size en ilginç gelecek konuları belirliyoruz. Örneğin Elazığ’da çaydaçıra, kürsübaşı adeti, iğne oyası, mahalle fırını kültürü, Gakkoş şapkacılığı, palancılık gibi çarpıcı konuları işliyoruz. Sonra her bir konu özelinde nasıl bir deneyim olursa ilginç olur, onu belirliyoruz. Örneğin iğne oyası konusunda babaannesinden beri üç kuşaktır iğne oyası yapan bir ablanın evine gidip çayını içiyor, oturup onunla birlikte iğne oyası yapıyor, elindeki 100 yıllık, Osmanlı’dan kalma iğne oyalarını görüyoruz.

Yalnız şunu atlamayalım. Biz bu deneyimleri seçerken, genelde herkesin hoşuna gidebilecek tarzdaki konu başlıkları üzerinden gidiyoruz. Bir de deneyimlerin hepsini, o konu hakkında daha önce hiç bilginiz olmadığını varsayarak, giriş seviyesinde tasarlıyoruz. Örneğin Isparta’da gül yağının geleneksel olarak nasıl yapıldığını gösterirken sizin daha önce bu konuda hiç bilgi sahibi olmadığınızı varsayıyoruz. Siz bir kimyagerseniz veya zaten bitkisel yağ üreten birisiyseniz bizim deneyimler size basit gelebilir.


3. Benim gözlemim parası olup, bunu keyifli işlerde harcamak isteyen bir orta yaş kuşağının olduğu yönünde. İnsanlar artık eskisinden daha az evleniyor sanki. En azından benim çevremdekiler için böyle. 40'lı yaşlarda, bekar ve iyi gelirli insanlar turist olarak bir kente gidip "şehir turu"na katılmakla yetinmek istemiyor. Bu tespitime ne kadar katılırsınız? Sizin müşteri profili nasıl?

Şimdi burada aslında iki farklı konu var. Birincisi “seyahat bilinci”. Hayatında ilk seyahatini yapan birisiyle ellinci seyahatini yapan birisi bir olmaz. İnsanlar, seyahat sayıları ve çeşitleri arttıkça “seyahat bilinçleri” de artıyor, ne istediklerini daha iyi biliyorlar ve kendi tarzlarını oluşturuyorlar. Doğal olarak bu tecrübe zamanla oluşuyor. Çok sık seyahat eden bir gezgin, bu bilince 20’li yaşlarında da kavuşabilirken, genelde bu noktaya ancak 30’lardan sonra ulaşılabiliyor. Bizim yaptığımız işler, seyahat bilinci yüksek gezginlere hitap ettiği için bizi takip eden kitle, ki biz onlara “müşterilerimiz” değil “dostlarımız” diyoruz, genelde 30­-50 yaş arasında. 

İkinci konu ise seyahat tarzıyla bağlantılı olan “seyahat bütçesi”. Tecrübeden bağımsız olarak (isterse 50+ ülke gezmiş olsun) bazı gezginler backpacker tarzında düşük bütçeli seyahat etmeyi seviyor. “Gittiğim yerde iyi bir restorana bir çuval para harcayacağıma o parayla iki gün daha seyahat ederim” diyor. Kimisiyse “gerekirse az gezerim ama gittiğim yerde keyfim için para harcamaktan kaçınmam. İyi yerlerde yemeğimi yerim, orada ilginç bir aktivite varsa ona parayı harcarım” diyor. Bizim programlarımız sürekli aktiviteler içerdiği için düşük bütçeyle seyahat eden gezginlere uymuyor. Fiyat konumlandırmamız şöyle, “kendi başına gezerken zaten keyif için belirli bir para harcıyorsan, gel neredeyse aynı paraya biz sana unutulmaz deneyimler yaşatalım”.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, seyahat ederken keyif almak için para harcamaktan çekinmeyen, kültüre ve insana meraklı, seyahat bilinci yüksek tecrübeli gezginlere hitap ediyoruz.

4. Türkiye'den ve dünyadan hangi kentler, nasıl deneyimlerle eklenecek turlarınıza? Son olarak eklemek istedikleriniz?

Bize en sık sorulan sorulardan bir diğeri de “sizde neden şurası yok, neden burası yok?” sorusu. Dediğim gibi bizim her bir gezimiz bir sanat eseri gibi. O kadar çok emek gerektiren bir çalışma ki, bir geziyi hazırlamak aylar bazen yıllar sürüyor. O yüzden onlarca gezimiz olamıyor. Şu anda
dört tane aktif gezimiz var: Lizbonlu’nun Seyir Defteri, Isparta Esintisi, Elazığ’da Son Çaydaçıra ve Mısır’da Hayat. Bunların yanına yenilerini eklemek için var gücümüzle çalışıyoruz. Bundan sonra çıkacak gezilerimiz Kırgız Stepleri, Piemonte Sefası, İskoçya Masalı ve Belçika’nın Arka Sokakları olacak. Farkettiğiniz gibi her gezimizin bir adı var.

Isparta Geleneksel Keçe Yapımı

Bizi takip edenlere söylediğimiz şey şu. Biz size bir film yaşatıyoruz ve bu filmin nerede geçtiğinin aslında bir önemi yok. Önemli olan sizin bu filmden keyif almanız. Adını “deneyim seyahati” koyduğumuz bu konsept hoşunuza gittiyse herhangi bir yerden başlayın, zaten siz de ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Günün sonunda biz size şunu dedirtmeye çalışıyoruz, “Tale herhangi bir yere gezi düzenlediyse eminim o mükemmeldir ve ben orada harika vakit geçireceğim”. Zaten gezilerimize bir kere gelen dostlarımız Tale’in müptelası oluyorlar ve diğer gezilere gözleri kapalı kaydoluyorlar.

Kırgızistan Borsok Yapımı


“Ayy Isparta’da görülecek ne var ki?” diye başlayan cümleleri çok duyuyoruz. Evet, görülecek bir tarihi eser filan yok, ama yaşanacak çok farklı bir kültür ve tanışılacak çok harika insanlar var!

Elazığ’a burun kıvıranlar, örneğin Elazığ’ın 154 çeşit yöresel yemeğiyle Antep’ten sonra Türkiye’nin en zengin mutfağı olduğunu bilmiyor. Merak etmeyin, biz oraya bir gezi düzenlediysek emin olun orada çok ilginç bir kültür vardır!


Bu keyifli e-sohbet için çok teşekkürler...

Yorumlar

blogda geçen ay en çok okunanlar

Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman

Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman'ın 1985'te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay'ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844'te Amerika'da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press'in kurulmasıyla "bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı" (s.80)
Postman, günümüzden 25 yıl önce y…

ücretli TV yayıncılığı olur mu - 2?

Demirören Medya sayesinde yayıncılık dünyasında işler nasıl gidiyor minvalli bir tartışma başlayacak gibi. Gerçi, tartışma olmadan işin üstü kapanacak gibi geliyor bana. Olsun, ben gene de bu vesile ile epey zamandır yazıp çizdiklerimi tekrarlayayım: Bir önceki yazıda işin ekonomisinden bahsetmiştim. Bu kez işin sosyal boyutundan dem vurmak istiyorum. Öncelikle bir hatalı bilgiyi düzelterek başlayalım: Televizyon karşısında geçirilen süre azalmıyor.
Aşağıdaki grafik, RTÜK'ün Nisan 2018 tarihli İzleyici Bildirimleri ve Sektörel İstatistikler raporundan alıntı. Rapora buradan ulaşabilirsiniz. "Ne yazık ki" ifadesini yukarıdaki tespitimin/gerçeğin başına ekleyebilirsiniz. Bu tespit/gerçek sadece ülkemiz için değil tüm dünya ölçeğinde geçerli.  Peki bu internet çağında, kim hâlen TV izliyor? Sorunun yanıtı aslında belli: 1980 ve öncesi dünyaya merhaba diyenler. Yani, yeni kuşaklar, bugün için 10-20 yaş arasında bulunanlar, artık TV karşısında değiller. Ancak, bu milenyum kuşağı,…

Göksu Restaurant Nenehatun şubesi açıldı

ve beklenen gerçekleşti...Ankara'nın Sakarya caddesine açılan Bayındır sokakta yer alan Göksu, gönüllere taht kurdu. Gerek servisi, gerek yemeklerin lezzeti vazgeçilmezler arasına girdi. Mekanın Kızılay'ın göbeğindeki Sakarya caddesinde olması, kimilerini üzüyordu. Özellikle Kızılay'a hiç inmeyenler, kalabalığı sevmeyenler yukarılarda bir Göksu hayali kuruyordu. Uzun sürdü inşaat. Nenehatun caddesi ile Tahran caddesinin kesiştiği köşede yer alan binanın inşaatının neden bu kadar sürdüğünü pek anlamamıştım, düne kadar. Dışarıdan 4-5 kat görünen bina toplamda 10 katlıymış. Üstte 3 kat içkili restaurant (ki bu bölüm henüz açılmamış), girişte bekleme salonu ve bar-kütüphane, girişin altında işkembe ve kebapçı (ki bu bölüm hizmet vermeye başladı), işkembecinin altı tam kat mutfakmış, onun altında garaj-çamaşırhane ve en altta iki kat konferans salonu olarak düzenlenmiş öğrendiğime göre. İlk ziyaretime ait fotografları (binanın dıştan çekilmiş bir görüntüsü ve iştah açıcı) beğenin…

Paris / Mine G. Kırıkkanat

kitabın tam adı Paris Dünyanın En Romantik Kenti. Mine G. Kırıkkanat'ın çeşitli tarihlerde yazdıklarından derlenmiş bir kitap. Kırmızı Kedi'den Temmuz 2017'de ilk baskısını yapan eserin Eylül 2017 tarihli üçüncü baskısını okudum.  2014 yılında, bir seneliğine Paris'te yaşayacağımızı öğrendiğimde, adında Paris geçen kitapları edinmiştim. Kırıkkanat'ın kitabı yoktu bu seçimi yaptığımda. yazılarını Cumhuriyet gazetesinde ilgi ile takip ettiğim isimlerden birisi, hakkında fikir sahibi olduğum bir kenti yazınca, hiç düşünmeden alıp okudum.  bence Paris bir fil gibi, herkes tuttuğu yerini tarif ediyor. 
kimi 3-5 günlüğüne tur ile gidip en turistlik yerlerini gezip, marka kafelerde oturup, "to do list"ine "check"ler atıp dönüyor ve Paris onun için "must see" bir yer oluyor. 
kimi işçi olarak gitmiş, ailesine iyi bir gelecek sağlamayı amaç edinmiş. çocuklarının, ne kadar iyi eğitim alsalar da Fransa'nın vatandaşı olsalar da hep yabancı oldukla…

RTÜK Karasal Yayın Lisansı ve Sıralama İhalesi Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik yayınladı

Sayısal karasal televizyon, İngilizce karşılığı olan "digital terrestrial television" kelimelerinin ilk harflerinden oluşan, DTT kısaltmasıyla blogun önemli etiketleri arasında yer alıyor. 2004 senesinde başladığım blogda DTT etiketli yazılar da 2004 senesinden itibaren var.  15 senedir takip etmeyi sürdürdüğüm, Türkiye'de sayısal karasal televizyon yayıncılığı, bugünlerde yeniden gündeme geliyor. 2006 ve 2013 senelerindeki gelişmeleri hatırlayanlar, sonuçtan pek emin değil. Kısaca özetlemek gerekirse,  Analog olarak sürdürülen karasal televizyon yayıncılığı (kılçık anten ile izlediğimiz o eski, karlı-gölgeli yayınlar) teknolojinin gelişmesine paralel bir şekilde sayısallaştırıldı. Avrupa'da 2015 senesinde artık DTT şebekesi kurmamış ülke kalmadı. Bu süreç boyunca teknoloji yerinde durmadığı için daha verimli sıkıştırma teknikleri geliştirildi, daha iyi kodlamalar ortaya çıktı. DVB-T MPEG 2 olarak başlayan DTT şebekeleri, DVB-T MPEG 4 ---> DVB-T2 MPEG 4 ---> DVB-T…

zor bir yılı geride bırakırken

Bu yazı ile bir deneme döneminin de sonuna geldim. Blogda format değişikliğine gitmiştim bir süre önce. İki yana yaslamak yerine ortaya hizalı ve font olarak Verdana yerine Courier, son olarak tek fotograf... İtiraf ediyorum ki çok severek okuduğum öykülerle dolu, bir süreliğine sessizliği seçmiş bir blogdan "esinlenmiştim", siz kopyalamıştım diye de okuyabilirsiniz...  Neyse, denedim ve zor geldi öyle kısa kısa yazmak. Büyük/küçük harflere dikkat etmemek ve daha bir sürü şey... Eski iyidir, en azından daha fazla ben... 2018 neden zordu? Aslında aynı ülkede yaşıyorsak, sorunun yanıtını enaz benim kadar biliyorsunuz... Yok, bizce sorun yoktu, diyorsanız, yanlış bir yönlendirme ile gelmişsiniz bu adrese. Vakit kaybetmeyin boş yere... Kişisel gündem, sağlık, haberler, kayıplar, iş-güç... Hepsinin türlü zorlukları oldu sene boyu.  Bitsin artık dediğim çoktur.... Neyse ki bitecek bir kaç gün sonra. 2019 hedefleri diye bir şey yazmıştım bir kaç gün önce. O yazıyı, kendime ibret olsun diye…

2019 planları

İleride dönüp bakmak adına, kendime not niteliğinde yazdım 2019 hedeflerini. Bize ne diyebilirsiniz. Bu durumda, okumadan bir sonraki yazıya geçmenizi öneririm.   Plan yapmayı da yapanı da sevmem. Belki yaptığım planların başarısız olmasından kaynaklanıyor bu durum. Sevmesem bile arada plan yapmak gerekiyor. Özellikle kaynak kıt olduğunda... En önemli ve en kıt kaynağımız, şüphesiz zaman. Süresini bilmediğimiz ama sınırlılığından emin olduğumuz bir "şey". Onu daha "keyifli" daha "doyurucu" ve daha "faydalı" geçirebilmek için arada plan yapmak fena fikir değil. Keyifli, doyurucu ve faydalı kelimelerini tırnak içerisine aldım, çünkü her üçünün de tanımı kişiden kişiye göre değişir.  Bu uzun ve muhtemelen gereksiz girişin ardından gelelim 2019 planlarına... Çok çok uzun senelerdir istediğim ama bir türlü denk getiremediğim bir "öğrenme süreci" yaşamak istiyorum. Pek çoklarından farklı düşünüyorum eski alfabemiz hakkında. En azından harf devri…

Netflix değiştirir demiştim, değiştiriyor

Bundan üç sene kadar önceydi. Netflix, aralarından Türkiye'nin de olduğu, yüz kadar ülkede hizmetini sunmaya başlamıştı. O günlerde yazdığım yazıdan bir alıntı: Gelelim sadede. Netflix, dönüştürür. Girdiği pazarlara etkileri büyük oldu. Artık bağlantı paylaşmayacağım ancak google'a netflix tv market change yazdığınızda karşınıza çıkacak yazılara da bakmanızı rica edeceğim. 
Bendeniz de sektörde 20 yıla yaklaşan deneyimlerimin ışığında iki kelime ile durumu özetlersem: Netflix, değiştirecektir. 
Adil kullanım kotası varken bile 3 MB'e inen hızlarda sorunsuz çalışan teknolojisi, eş anlı olarak 2 farklı cihazdan HD kalitesinde içeriklere ulaşıma izin veren abonelik sistemi ve son derece kaliteli yapımları barındıran zengin kütüphanesi ile adından her geçen gün daha fazla söz ettiriyor NETFLIX. Yakın zamanda ilk yerli yapımı Muhafız: Hakan ile tüm dünyada İstanbul tanıtımını beğenilere sundu. İlk iki sezonu çekilmiş olan Muhafız'ın 3 ve 4. sezonları için de anlaşma sağlanmış.…

vegan / vejeteryan ya da hiçbiri

Bu yazıyı yazmak yerine bir kaç yazıyı silebilirdim. Böyle yapmak daha kolay olsa bile dürüst kalmayı tercih ettim. Bundan bir kaç ay kadar önce bir sabah vegan olmam gerektiğini düşünüp uygulamaya koymuştum. Hatta, bu kararımın ay dönümlerinde ne kadar isabetli bir karar verdiğime dair yazılar yayınladım.  Ancak, vegan beslenme ile kilo artışı birlikte ilerledi. Gerek hayatın, bu yaşa kadar alıştığım zevklerinin baskısı, gerekse kilomda tarihi zirveler görmeye başlamam vegan, ve sonrasında vejeteryan, olma kararımından vazgeçmeme yol açtı. Vegan olup sağlıklı kilosunu koruyan, dünya zevklerinden uzak kalmayı başaran herkesi gönülden kutluyorum. Hedonist olmasam bile peynirden vazgeçmem zor görünüyor. 2019, dürüstlük yılı olsun benim için...

99 sayfada alzheimer, parkinson / Prof. Dr. Murat Emre - Didem Ünsal

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nca "kamuoyunun ilgisini çekebilecek konulardaki bilgi varlığını özet ve kolay okunur bir şekilde aktarmayı amaçlayan, konulu bir söyleşi dizisi" olarak tasarlanan "99 sayfada" serisinden bir eser alzheimer ve parkinson. söyleşiyi gerçekleştiren Didem Ünsal, söyleşilen isim ise Prof. Dr. Murat Emre. Ünsal, sağlık haberleri konusunda uzmanlaşmış bir gazeteci; Emre Hoca ise hareket bozuklukları konusunda uzmanlaşmış bir nörolog. ilk baskısını 2006 senesinde yapan eserin, 2014 senesindeki 3. baskısını okudum. 99 sayfada serisi, tam da amaçladığı gibi, kolay okunulan, fazla teknik ayrıntıya girmeden, herkesin merak edeceği sorulara konunun uzmanı olmayanların da anlayabileceği sadelikte yanıtlarla ilerleyen kitaplar üretmiş.  giderek daha uzun yaşayan insanlar, daha önce sık rastlanmayan bir takım sağlık sorunlarıyla yüzleşiyor. parkinson ve alzheimer, çoğu kez karıştırılan, "nörodejeneratif" hastalıklar.  kitap, hastalıkl…