Ana içeriğe atla

Tale, bildiğiniz tur şirketlerinden epeyce farklı

Facebook'ta gelen bir reklam ile gördüm Tale'yi. Şirketin kurucusu ve sahibi Onur Bey ile bir söyleşi yaparak sizlerin de bu ilginç şirketi, farklı turizm anlayışını öğrenmenizi istedim. Henüz Tale'nin bir turuna katılmış değilim. Yakın zamanda da pek olanaklı görünmüyor açıkçası. Ancak, benim katılamayacak olmam elbette söyleşi yapmama engel değil. Onca işi arasında söyleşiye vakit ayıran Onur Bey'e teşekkürlerimi iletirken, aylardır sorularımı bekleten sevgili arkadaşlarıma da ince sitemlerimi göndereyim :)

Bu arada, söyleşide henüz görseller yok. Yakında onlar da eklenecek :)
Şirketin web sayfası:

1. Tale'den önce neler yapıyordunuz?

Ben aslında Bilgisayar Mühendisi’yim. Çocukluk hayalim olan bu mesleğe toplamda 13 yılımı verdim. Aslına bakarsanız ilk yıllarda çok da severek yapıyordum bu işi ve oldukça parlak bir kariyerim vardı. Kazandığım tüm parayı seyahat etmeye harcamış olsam da 28 yaşıma kadar seyahat benim için büyük bir hobiydi sadece. Ne olduysa o zaman oldu; dönüşüm o zaman başladı. Pek çoğumuz gibi ben de kurumsal hayatın bana uymadığını, ruhumu sıktığını, orada potansiyelimi tam anlamıyla gerçekleştiremediğimi ve dolayısıyla hayatımın geri kalanını böyle yaşamak istemediğimi fark ettim. Ama pek çoğumuzun yapamadığını yaparak bu hayatı değiştirmeye karar verdim. Tüm eğitimim, tüm profesyonel geçmişim bu alanda olmasına rağmen, sevdiğim şeyleri, başkasının bana dayattığı değil kendi istediğim koşullarda yapabilmek adına bir maceraya atıldım. Yedi yıllık bir mücadelenin ürünüdür Tale. Bunun ilk altı yılında gündüzleri maaşlı işime gidip geceleri Tale’le ilgilenirken 2014’ten beri artık tam zamanlı Tale ile uğraşıyorum.

Neyin eksikliğini hissettiniz de Tale'i kurdunuz?

Tale aslında “ihtiyaçtan” ortaya çıktı. Seyahat etmeye başladığım ilk yıllarda sadece yeni bir yere gitmiş olmak bile beni çok heyecanlandırıyordu. Ancak belirli bir seyahat tecrübesinden sonra artık oralara sadece gitmiş olmak için gitmek bana yetmez oldu. Bence her gezgin tıpkı bir sanatçı gibi zaman içinde kendi tarzını buluyor. Ben de farklı kültürleri keşfetmeye, yeni insanlarla tanışmaya çok meraklı olduğum için artık neredeyse tüm gezilerimi bu tarz yapmaya başlamıştım. Couchsurfing gibi olanaklardan da yararlanarak yerel halkla kaynaşmaya, onların kültürünü daha derinden tanımaya çalışıyordum. Ancak ne yaparsanız yapın, kendi imkanlarınızla bir noktaya kadar gidebiliyor, kabuğu sıyırıp derinlere fazla inemiyorsunuz. Örneğin Lizbon’a gideceksem internetten yaptığım araştırmalarla veya evinde kaldığım Portekizli arkadaştan aldığım tavsiyelerle yerel halkın takıldığı Fado mekanlarını bulabilirim. Ama bu bile bana yetmiyordu. Ben gerçekten en iyi sanatçıyı dinlemek, hatta dinlemekle kalmayıp onunla tanışmak, hikayesini öğrenmek, onunla Fado üzerine konuşmak istiyordum. Sadece Fado mu? Portekiz kültürü deyince bir sürü ilginç konu var. Mesela deniz mahsulleri. Evet, herkesin önerdiği iyi bir restoranda yemek yiyebilirim. Ama ben ünlü bir şefle tanışıp onunla birlikte yemek yapmak istiyordum. Ve tabii bunun gibi şeyleri kendi başıma örgütlemem çok zordu.

İşte Tale tam olarak buradan doğdu. Bununla ilgili kimse bir hizmet sunmuyor, ben bir şey yapamaz mıyım dedim ve Tale’i kurdum. Ben böyle şeylerden hoşlanıyorsam eminim benim gibi bir sürü insan vardır diye düşündüm.


2. Deneyim turizmi, bugüne kadar benim tur şirketlerinin paketlerinde görmediğim bir yaklaşım. Kültür turizmi de değil, sanki etnografik bir turizm gibi. Biraz ayrıntılandırabilir misiniz?

“Tur şirketi” deyince hepimizin haklı olarak tüyleri diken diken oluyor. Şehir dışında otellerde kalıp insanı rehbere ve onun fahiş fiyatlara satacağı ekstra turlara mecbur bırakan, panoramik şehir turu diye insanları otobüsten bile indirmeyen o çarpık zihniyet. Ben bu tarz seyahat anlayışının çok yakında sona ereceğini, bu firmaların da ya yok olacağını ya da başka alanlara kayacağını düşünüyorum.

Bizim yaptığımız işlerden hoşlanan insanlar, zaten çoktan bu tarz firmalarla gezmeyi bırakmış, kendi başına gezen tecrübeli gezginler. Biz bu tecrübeli gezginlere şunu diyoruz “kendi başına gezerken belirli bir para harcıyor ve yerel kültürü tanımak adına bir takım şeyler yapabiliyorsun. Gel, o harcadığının paranın neredeyse aynısına biz sana bir rüya yaşatalım! Açılmayan kapıları açtıralım, yerel kültürü en derin haliyle yaşamanı sağlayalım!”. 

Şimdi şu “etnografik turizm” konusuna açıklık getireyim. Evet, çok yerinde bir tespit. Kültür dediğimiz zaman somut (tarihi eserler, mimari yapılar, vs.) ve soyut (müzik, yemek, sanat, davranışlar, vs.) ögeler işin içine giriyor. Klasik bir kültür turu daha ziyade tarihi eserler, müzeler, ören yerleriyle (yani somut mirasla) ilgilenirken biz tamamen yaşayan kültürle ve insanla (yani soyut mirasla) ilgileniyoruz.

Kültüre meraklı insanlarsanız, elbette yeni bir yere gittiğinizde oranın önemli tarihi eserlerini, yapılarını, müzelerini de görmek isteyebilirsiniz. Biz size bunları görmeniz için genelde serbest zaman bırakıyoruz. Zaten tecrübeli gezginler olarak siz bir müzeye nasıl gidilir bunu çok iyi bilirsiniz. Bizim size bu noktada katabileceğimiz bir değer yok.

Ama kendi başına seyahat eden bir gezginin esas zorlandığı kısım işte bu soyut kültür tarafı oluyor. Örneğin bir yerin el sanatlarını, doğru insanlarla tanışarak, elinizi işin içine sokarak tanımak istediğinizde bunu kendi başınıza örgütlemek çok zor oluyor. İşte biz orada size katma değer sağlıyoruz.

Mesela bu "deneyimlerin" hepsini denemek istemesek. 8 köşeli şapka benim çok ilgimi çekerken, tura katılan diğerleri bunu o kadar ilginç bulmayabilir. Bir programdan örneklerle anlatsanız bu "deneyim" turunu. 

Bu bize çok sık sorulan bir soru. Programı kendime göre değiştirebiliyor muyum, içinden seçmece yapabiliyor muyum? Hayır yapamıyorsunuz. Çünkü programlarımız film gibi bir kurgu üzerine kurulu. Biz orada bir hikaye anlatmaya çalışıyoruz; bir açılış, gelişme ve kapanış var. Programlardaki her deneyimin seçimi ve sırasının bir anlamı var. Bunun şöyle düşünün, biz bir sanatçıyız ve size bir tiyatro oyunu hazırladık. Size düşen, oraya gidip bizim sizin için tasarladığımız bu filmi yaşamak.

Bir yerin kültürünü ele alıp A’dan Z’ye inceliyoruz. Yemeğinden sanatına, müziğinden zanaatına, halk oyunlarından el sanatlarına ne varsa hepsini masaya yatırıyor, bunların arasından size en ilginç gelecek konuları belirliyoruz. Örneğin Elazığ’da çaydaçıra, kürsübaşı adeti, iğne oyası, mahalle fırını kültürü, Gakkoş şapkacılığı, palancılık gibi çarpıcı konuları işliyoruz. Sonra her bir konu özelinde nasıl bir deneyim olursa ilginç olur, onu belirliyoruz. Örneğin iğne oyası konusunda babaannesinden beri üç kuşaktır iğne oyası yapan bir ablanın evine gidip çayını içiyor, oturup onunla birlikte iğne oyası yapıyor, elindeki 100 yıllık, Osmanlı’dan kalma iğne oyalarını görüyoruz.

Yalnız şunu atlamayalım. Biz bu deneyimleri seçerken, genelde herkesin hoşuna gidebilecek tarzdaki konu başlıkları üzerinden gidiyoruz. Bir de deneyimlerin hepsini, o konu hakkında daha önce hiç bilginiz olmadığını varsayarak, giriş seviyesinde tasarlıyoruz. Örneğin Isparta’da gül yağının geleneksel olarak nasıl yapıldığını gösterirken sizin daha önce bu konuda hiç bilgi sahibi olmadığınızı varsayıyoruz. Siz bir kimyagerseniz veya zaten bitkisel yağ üreten birisiyseniz bizim deneyimler size basit gelebilir.


3. Benim gözlemim parası olup, bunu keyifli işlerde harcamak isteyen bir orta yaş kuşağının olduğu yönünde. İnsanlar artık eskisinden daha az evleniyor sanki. En azından benim çevremdekiler için böyle. 40'lı yaşlarda, bekar ve iyi gelirli insanlar turist olarak bir kente gidip "şehir turu"na katılmakla yetinmek istemiyor. Bu tespitime ne kadar katılırsınız? Sizin müşteri profili nasıl?

Şimdi burada aslında iki farklı konu var. Birincisi “seyahat bilinci”. Hayatında ilk seyahatini yapan birisiyle ellinci seyahatini yapan birisi bir olmaz. İnsanlar, seyahat sayıları ve çeşitleri arttıkça “seyahat bilinçleri” de artıyor, ne istediklerini daha iyi biliyorlar ve kendi tarzlarını oluşturuyorlar. Doğal olarak bu tecrübe zamanla oluşuyor. Çok sık seyahat eden bir gezgin, bu bilince 20’li yaşlarında da kavuşabilirken, genelde bu noktaya ancak 30’lardan sonra ulaşılabiliyor. Bizim yaptığımız işler, seyahat bilinci yüksek gezginlere hitap ettiği için bizi takip eden kitle, ki biz onlara “müşterilerimiz” değil “dostlarımız” diyoruz, genelde 30­-50 yaş arasında. 

İkinci konu ise seyahat tarzıyla bağlantılı olan “seyahat bütçesi”. Tecrübeden bağımsız olarak (isterse 50+ ülke gezmiş olsun) bazı gezginler backpacker tarzında düşük bütçeli seyahat etmeyi seviyor. “Gittiğim yerde iyi bir restorana bir çuval para harcayacağıma o parayla iki gün daha seyahat ederim” diyor. Kimisiyse “gerekirse az gezerim ama gittiğim yerde keyfim için para harcamaktan kaçınmam. İyi yerlerde yemeğimi yerim, orada ilginç bir aktivite varsa ona parayı harcarım” diyor. Bizim programlarımız sürekli aktiviteler içerdiği için düşük bütçeyle seyahat eden gezginlere uymuyor. Fiyat konumlandırmamız şöyle, “kendi başına gezerken zaten keyif için belirli bir para harcıyorsan, gel neredeyse aynı paraya biz sana unutulmaz deneyimler yaşatalım”.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, seyahat ederken keyif almak için para harcamaktan çekinmeyen, kültüre ve insana meraklı, seyahat bilinci yüksek tecrübeli gezginlere hitap ediyoruz.

4. Türkiye'den ve dünyadan hangi kentler, nasıl deneyimlerle eklenecek turlarınıza? Son olarak eklemek istedikleriniz?

Bize en sık sorulan sorulardan bir diğeri de “sizde neden şurası yok, neden burası yok?” sorusu. Dediğim gibi bizim her bir gezimiz bir sanat eseri gibi. O kadar çok emek gerektiren bir çalışma ki, bir geziyi hazırlamak aylar bazen yıllar sürüyor. O yüzden onlarca gezimiz olamıyor. Şu anda
dört tane aktif gezimiz var: Lizbonlu’nun Seyir Defteri, Isparta Esintisi, Elazığ’da Son Çaydaçıra ve Mısır’da Hayat. Bunların yanına yenilerini eklemek için var gücümüzle çalışıyoruz. Bundan sonra çıkacak gezilerimiz Kırgız Stepleri, Piemonte Sefası, İskoçya Masalı ve Belçika’nın Arka Sokakları olacak. Farkettiğiniz gibi her gezimizin bir adı var.

Isparta Geleneksel Keçe Yapımı

Bizi takip edenlere söylediğimiz şey şu. Biz size bir film yaşatıyoruz ve bu filmin nerede geçtiğinin aslında bir önemi yok. Önemli olan sizin bu filmden keyif almanız. Adını “deneyim seyahati” koyduğumuz bu konsept hoşunuza gittiyse herhangi bir yerden başlayın, zaten siz de ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Günün sonunda biz size şunu dedirtmeye çalışıyoruz, “Tale herhangi bir yere gezi düzenlediyse eminim o mükemmeldir ve ben orada harika vakit geçireceğim”. Zaten gezilerimize bir kere gelen dostlarımız Tale’in müptelası oluyorlar ve diğer gezilere gözleri kapalı kaydoluyorlar.

Kırgızistan Borsok Yapımı


“Ayy Isparta’da görülecek ne var ki?” diye başlayan cümleleri çok duyuyoruz. Evet, görülecek bir tarihi eser filan yok, ama yaşanacak çok farklı bir kültür ve tanışılacak çok harika insanlar var!

Elazığ’a burun kıvıranlar, örneğin Elazığ’ın 154 çeşit yöresel yemeğiyle Antep’ten sonra Türkiye’nin en zengin mutfağı olduğunu bilmiyor. Merak etmeyin, biz oraya bir gezi düzenlediysek emin olun orada çok ilginç bir kültür vardır!


Bu keyifli e-sohbet için çok teşekkürler...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

yeni emeklilere ipuçları

Sanırım ilk fark ettiğimde askerdeydim. Her asker gibi "şafak" sayıyordum. Askerde geçirdiğim günü değil, kalanını. Bir sabah, şafak kaç dediklerinde, bilmiyorum dedim. Nasıl dedi, "devrem". Bu bilgi bizde yok, dedim. Sen de bilmiyorsun, kimse de bilemez zaten. Yüzüme baktığında neden bahsettiğimi anlamıştı.
Süresi belirsiz bir ömür sürdüğümüz dünya hayatı, temelde, zaman dilimlerine ayrılabilir gibi düşünülür. İlk 20-25 yılı çocukluk-eğitim ve hayata atılma ile geçer. Sonrasındaki 25-30 yılı çalışma ve hayatı kurma, ardından gelen "kalan süre" ise emeklilik ve hayatı sorgulama ile geçer. Ben henüz ikinci evredeyim ama bu ikinci evrenin sonlarına yaklaşıyorum, her ne kadar kendimi daha yeni başlamış hissetsem bile. Bu yazıda ise üçüncü evre ile ilgili görüşlerimi paylaşmak istedim. Belki birilerinin işine yarar düşüncesi ile...
Öncelikle bir yanlıştan bahsederek başlayayım. İnsanların çoğu hiç emekli olmayacakmış gibi tüm hayatını çalışma ile geçiriyor. Bun…

Fasülyem Guru Küçükkuyu

Küçükkuyu, 10 senedir hayatımızda. Her sene geldiğimiz bir yer olunca neresi açıldı neresi kapandı takip edebiliyoruz.
Fasülyem guru geçen yıllarda çok sevdiğimiz Sole Mare pastanesinin yerine açılmış. 

Her yemek büyük bir Özen ile yapılıyor. Örneğin fasülye Japonya imalatı döküm tencerede pişiriliyor. Fasülye ise İspir ürünü. Domates çorbası dört farklı domatesten pişiriliyor. Günümüzde salça ile yapılmayan domates çorbası bulmak bile zorken 4 farklı domatesi kullanan bir şef bulmak çölde vaha bulmak gibi.
Fiyatlar ise Küçükkuyu'ya uygun. Bu mekan Bodrum'da olsa fiyatlar en az 2 misli olur. Yakında bu güzel ve Özel mekanla ilgili daha fazla bilgi paylaşacağım...

Sessizlik Kuleleri -2084-, Kaan Arslanoğlu

Ne yazmış olursa olsun düşünmeden ilk fırsatta satın alıp okuduğum iki yazar var. Biri Vedat Türkali, diğeri Kaan Arslanoğlu. Psikiyatrist doktor olan Arslanoğlu insan, insanın zayıflıkları, zeka, zeka yetersizliği gibi konularda tartışılacak eserler veren üretken bir yazar aynı zamanda. Söylentilere göre tıp doktorluğunu bırakıp tüm mesaisini yazmaya ayırmış artık. Devrimciler adlı romanının etkisinden uzun süre kurtulamamıştım. Hele işkenceleri anlatan bölümleri, o korkunç olayı yaşamışlarca, çok gerçekçi bulunmuştu. Yanılsamanın Gerçekliği başlıklı iki kitap, solun neden başarılı olamadığından Türkiye özelindeki sorunlara kadar çok konuda düşündüren önermeler içeriyor. Arslanoğlu'nun tüm romanlarını ve bir ikisi dışında tüm inceleme kitaplarını okumuş birisi olarak son romanı şaşırttı. Daha önce okuduğum romanlarından farklı olarak çok fazla gönderme içeren bir eser (belki önceki eserlerdeki göndermeleri fark edememiştim okuduğum dönemlerdeki birikimimin yetersizliğinden). Kutsa…

5G Yayıncılık dünyasını nasıl etkiler

Baştan söylüyeyim başlıktaki sorunun yanıtını IBC konferansı sonrası verebileceğimi umuyorum. Bu yazımda ise daha ziyade konuya giriş yapacağım.  Malum radyo ve televizyon yayınları birden fazla ortamda birden fazla yöntemlerle izleyiciye ulaşılıyor Ortam olarak sınıflandırma yaparsak:
UyduKabloKarasal 3 farklı ortam olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan uydu ve kablonun devam edeceğine dair bir tartışma yok. Karasalda ise durum tartışmalı.
Karasal ortamda yapılan yayın kıt kaynak olan "frekans" kullanılarak yapılıyor. Radyo yayınları, ülkemizde, FM modülasyon tekniği ile 88 -  108 MHz aralığındaki frekans bandından TV yayınları ise 470 -  694 MHz aralığındaki frekans bandından yapılıyor. Radyo için orta ve kısa dalga da kullanılsa bile  dinleyici sayısı bakımından FM ağırlıktadır.  Hem radyo hem de TV yayınlarının karasal ortamda da sayısal olarak iletilmesi için yöntemler geliştirildi. Ülkemizde ne radyo ne de TV Karasal sayısal iletim ile yayınlanıyor.  Oysa Avrupa ülke…

IBC, Avrupa'nın yayıncılık fuarı

Yayıncılık dünyasının profesyonellerinin takip ettiği iki fuar var. Bunlardan bir tanesi ilkbaharda Nevada çölündeki Las Vegas kentinde yapılan NAB fuarı, diğeri ise sonbaharda Amsterdam'da (ki Barcelona'ya taşınmasına ilişkin zemin yoklamaları sürüyor) yapılan IBC (International Broadcasting Convention). Profesyonel yayıncılıkta iki farklı fuar olmasının en temel nedeni büyük ölçüde Avrupa'da kullanılan yayın formatı ile büyük ölçüde ABD ve Japonya'da kullanılan formatın farklılığı (PAL-NTSC çekişmesi) IBC, her yıl fuar ile aynı tarihlere rastlayan bir de konferans düzenliyor. Bu güne kadar ne fuara ne de konferansa katılma olanağım olmadı ancak son bir kaç yıldır internetten programı takip edip, katılma olanağı bulan arkadaşlardan konferans makalelerini edindim. Gördüğüm odur ki IBC konferansında tartışılan konular, en geç bir iki sene sonra, hayatımıza giriyor. Konferansta böyle konular ele alınıyor olabilir, ki bu normal ve beklenen bir şeydir. Ancak, konferans ve f…

LTE Broadcast dertlere deva olabilir mi? EBU TR 027 ne diyor?

Blog yazarak hayatını kazanan insanlar yaşıyor ülkemizde. Gazeteci ve yazarların geçimini sağlamakta zorlandığı günümüzde, sadece blog yazarak bunu sağlayabilenlerin olduğunu bilmek, her defasında şaşırtmıştır beni. Bir insan bu kadar ilgi çekecek ve bu yüzden reklam alabileceği ne yazabilir diye. İtiraf ediyorum benim bloga ne olur reklam verelim diye yanıp tutuşan kimse olmadı bugüne kadar. Zaten ziyaretçi sayısı da bu gerçeği gün yüzüne seriyor. Blog yazarak/yazdığım için tanıştığım insanları kar saydım. Bu kişilere bir yenisi eklendi dün; Tufan YÜRUÇ. Tufan Bey ile bir çok ortak tanıdığımız var. Neredeyse benim yaşım kadar mesleki deneyimi olan bisi sonuçta. 
Tufan Bey ile konuştuklarımız aramızda elbette. Ancak bu sayfaları ve Elektrik Mühendisleri Odası'nın platformlarını kullanarak ülkemizin sayısal karasal televizyon yayıncılığında gideceği yola ışık tutmak elimizde. Bu anlamda, Tufan Bey'in Esat ÇIPLAK'ın açıklamaları üzerine yazdığım yazının sonuna eklediği LTE-B&…

Lacancı Psikanaliz ve Karakter Çözümleme / Mutluhan İzmir

Arka kapağının fotografını yanda gördüğünüz kitap, psikiyatrist doktor Mutluhan İzmir'in Lacan'ı konu alan ilk kitabı. Şubat 2013 tarihli bu çalışmanın ardından Mart 2013'de Öznenin Diyalektiği (Hegel, Sartre ve Lacan) gene İmge Kitabevi'nden çıktı. İkinci kitabı henüz bitiremedim, yakın zamanda bitecek gibi de görünmüyor işin doğrusu :)
Jacques Lacan 1901 - 1981 yılları arasında Fransa'da yaşamış bir psikiyatrist. Yazdıklarından çok yazdıklarının zor anlaşılması ile biliniyor sanırım. Mutluhan İzmir'in kitabı, daha önce izlediğim filmler (Dövüş Kulübü, Kuzuların Sesizliği ve Arzu Tramvayı) ile okuduğum kitaplar (Öteki, Yabancı, Dava ve 1984) üzerinden Lacancı psikanalizi açıklıyor. Bunu yaparken, felsefe ve psikanaliz jargonuna uzak olan benim de anlayabileceğim bir dil kullanılmış. Örnek olarak seçilen eserleri okumuş/izlemiş olmak bir avantaj elbette ancak önkoşul değil. İlgili bölümlerde eserlerin incelemeyle ilişkisine de yer verilmiş.
Bugünlerde ekranlar he…

Hormonlu Büyüme Yılları / Atilla Yeşilada

Ekonomi, denildiğinde ülkemizde akla "döviz, borsa ve altın fiyatları" geliyor. Bu garip algının oluşmasında merkez medyanın payı büyük kuşkusuz. "Ekonomi kanalı" diyerek sadece finans üzerine konuşanlar bu garip algının oluşmasında pay sahibiler. Atilla Yeşilada ismini bu "ekonomi" kanallarının birisinde yaptığı program sırasında öğrendim. 
Hormonlu Büyüme Yılları adlı kitabın kapağında şöyle bir ifade yer alıyor: "Milli ve yerli ekonomi" mucizesinin gerçek hikayesi. Parola yayınlarından ilk baskısını Mart 2018'de yapmış. Benim okuduğum da 352 sayfalık aynı baskıydı. 
Kitap, üst başlığından da anlaşılacağı gibi, "müthiş büyüme", "yerli ve milli", "ekonomide çağ atlama" gibi kavramlar ile anılan 2017 yılına muhalif bir ekonomistin bakışını anlatıyor. Bunu yapmak için seçtiği yöntem ise cesaret işi. Yeşilada, ParaAnaliz.com adlı sayfada ekonomiye dair yorumlar yazıyor. Hormonlu Büyüme Yılları adlı kitabında 2017 yı…

Saklıbahçe Restaurant / Çamlıbel Köyü - Güre - Edremit - Balıkesir

Tüm zamanların en uzun başlığı oldu sanırım. Mekanın adresi böyle, yapacak bir şey yok. Sakin kuzey egenin sakin mekanlarında dolaşmaya devam. Edremit ile Ayvacık arasında, eskiden küçük ve şirin olan yerleşim yerleri, şimdilerde halen şirin olsa da artık küçük değil. Özellikle Akçay sokaklarında dolaşırken İstanbul'un sahil mahallelerinde dolaştığınızı düşünebilirsiniz. Yüksek apartmanlar, sokaklar boyu park etmiş arabalar ve büyük şehir telaşıyla bölgenin en bozulmuş yerleşim birimi sanırım.  Güre, belki termal kaynağının getirdiği bir avantaj ile bu bozulmadan Akçay ve Altınoluk kadar etkilenmemiş gibi geldi bana. Halen sakin, halen kasaba havasında. Güre'den Altınoluk yönüne doğru giderken sağa Tahtakuşlar, Çamlıbel levhalarını göreceksiniz. Bu levhaları takip ederek, Kaz dağlarında yer alan Tahtakuşlar ve Çamlıbel köylerine ulaşabilirsiniz. Tahtakuşlar'da sizi bir etnografya müzesi karşılayacak. Çamlıbel'de ise Saklıbahçe. Sanırım köyde başka mekanlar da vardır. Bi…

Asla Şaşkın Kalma: Sadeceozgur ile "aşk" etiketli yazılar üzerine bir söyleşi

Öncelikle söyleşi önerimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederek başlayayım sözlerime. Öyle sanıyorum ki Sadeceozgur olarak ilk söyleşiniz bu.
Doğru. 12 yıl ve 1300'ün üzerinde yazı yayınladım bugüne dek. Bunlar arasında söyleşiler de var. Ancak kimse merak edip bana sormadı, derdin ne diyerek. Gerçekten az değil 12 yılda 1300 yazı demek, ortalamada 3 günde 1 yazı anlamına geliyor, ki aslında geçmiş yazılarımın birinde paylaştığım grafiği hatırlarsak yazı yazma sıklığım değişkenlik gösteriyor. Hiç yazısız geçen koca bir yıl var arada mesela. 
Evet, 2017 sanırım. Zor bir yıl olsa gerek sizin için. Elbette, aslında her yılın ve her vaktin kendi enerjisi olduğunu anlama gayreti içerisindeyim. Gayret bir yol bilgiye ulaşmak için. Yaşamakta olduğunuz günlerin yoğunluğu "bilgi"nin yardımına engel olabiliyor bazen. O zaman okuyucuyu fazla bekletmeden sorayım. Öncelikle neden aşk ardından neden şimdi? Siz neden "aşk"ı önce sordunuz ama izninizle, bir önceki soruda bıraktı…