Cumartesi, Eylül 19, 2015

Tehlikeli Sevişmeler / Nedim Gürsel

Günbatımında yine aynı tatil köyünde, aynı masadaydılar. Yıllar sonra, karşı karşıya. Konuşmuyorlardı. İçmiyorlardı da. Kadehleri doluydu, bellekleri gibi. Oysa unutulması gereken ne çok şey vardı hayatlarında. Ama bellek unutmaz, kimi kez bazı anılar silinse de. Anlar hep kalır. Göz göze gelmekten kaçındıkları şu an gibi. "Çoğu gitti, azı kaldı" diye düşünüyordu adam, "hayat önümde değil artık." Kadınsa onu beklemekle geçen yıllarına yanıyordu. "Beni anlamadın ya / Ben ona yanıyorum." Bir zamanlar dilinden düşmeyen bu şarkının çılgın ritmiyle diskoteklerde dolaşır, bir gecelik sevişmelerin sabahında şimdi karşısında susan adamı özlerdi. Onunla başkaydı. Ama uzaktaydı işte. Belki de, uzakta olduğu için başkaydı. Evet, öyleydi kuşkusuz. Aynı yastığa baş koyup birlikte uyanmaların, alışkanlıkların, kötü kokularla kavgaların aşkı öldürmediğini kim öne sürebilirdi? Özlemekti aşk. Her an, her gün daha çok özleyip kahrolmak. Mum gibi erimek, içten içe. Pervane nasıl ışığa yaklaşır, kanatlarını yakalarsa öylesine tutuşmak. Bir gövdenin bıraktığı boşlukta yaşamak; her an, her gün daha derinde.

164 sayfadan, iki bölüm ve yirmi iki öyküden oluşan Tehlikeli Sevişmeler, Nedim Gürsel'in son kitabı. Hürriyet Gazetesi'nde Ayşe Arman ile söyleşiyi okuduğumda, Nedim  Gürsel de Grinin tonlarına sardırmış diye düşündüm. Kitabı okuduktan sonra ise Arman'ın ya kitabı okumadan söyleşi yaptığını ya da okuyup anlamadığını düşündüm. Her ikisi de kötü, hangi daha kötü bilemedim.

Nedim Gürsel'den daha önce Yüzbaşının Oğlu adlı romanı okumuş ve genel olarak beğensem bile çok da etkileyici bulmamıştım. Öykülerine ise bayıldım. Öyküleri okurken aklıma iki yazar geldi. Biri, Milan Kundera ve elbette Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanı. Diğeri ise çok severek okuduğum Demir Özlü.

Yukarıdaki alıntı, kitabın Günbatımı adlı öyküsünün başından. Farklı tarzda öyküler yer alıyor kitapta. Tamamen kurgusal olanların yanında yaşanmışlıklar içerdiği fazlasıyla anlaşılan öyküler de var. Hepsinin ortak noktası ise yalnızlık, olmamışlık ve aşk. Bir hikaye ayrılıyor diğerlerinden bana sorarsanız: Cennette Bir Mevsim. Gürsel'in İslam ile ilgili araştırmalarını okumuştum. Hatta bir romanı da var Allah'ın Kızları adında. Cenette bir mevsim öyküsüyle ilgili epey yazabileceğim var benim de, ama bunu bir başka yazıya bırakacağım. İki yazı projem var. Biri, uzunca süredir aklımda: Sosyal Demokrasi Az Gebelik midir? diye. İkinci yazı ise Sol ve İslam: hayata soldan baktığını düşünen birisinin dinle barışması.  

Gürsel'in kalemi çok güçlü. Her öyküde bu anlaşılıyor. Sanırım kırk yıldır Paris'te yaşıyor Gürsel. Hem güncel dile hem dilin zenginliklerine son derece hakim. Okumayı sevenlere, dilin gücünü görmek isteyenlere ve hayatını sorgulamaya hazır olanlara kesinlikle önereceğim bir kitap. Ancak, baştan uyarayım. Böyle bir yüzleşmeye, öz sorguya hazır değilseniz ayarlarınızı bozabilir. Geçmişten bir hatırlatmayla, vücut kimyanız bozulabilir. 

Son not, bir teşekkür aslında. Paris'te yaşayan ve hayatının bu döneminde tur rehberliğine başlayıp yaşadığı Paris'i yaşamak isteyenlere eşlik eden Cüneyt AYRAL'a. Nedim Gürsel'in öykü kitabının iş yerime kargo ile, adıma imzalı olarak gönderildiğini görünce sevincimi nasıl anlatabilirim. Gürsel'in kitabı, elbette arkadaşı Ayral sayesinde adresime geldi imzalı olarak. Bir de "blogda görüşlerini yazmanız dileğiyle" diye imzalamış Gürsel. Ne diyeyim, demek bu günleri de görecekmişim. 11 yıl önce başlamıştım bu blogda yazmaya. Blog sayesinde o kadar güzel insanla tanıştım ki. 

Ne diyeyim, iyi ki varlar, dünyayı güzelleştiriyorlar varlıklarıyla...

Hiç yorum yok: