Perşembe, Eylül 03, 2015

Kuzey Kore, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, izlenimleri / Feza SEZEN

Blogda farklı görüşlere yer vermek, okuyucu sayısını arttırmak bakımından ne kadar işe yarayacak bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki her e-söyleşi bana çok şey katıyor. Gerek teknik söyleşiler gerekse teknik dışı konulardaki söyleşilerden çok şey öğrendim. Eminim bu pazar yayınladığım e-söyleşiden sizler de bir çok şey öğreneceksiniz. Feza Sezen ile iş yerinden tanışıyorum. 

Geçenlerde facebook'taki Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) izlenimlerini okuyup fotograflarını da görünce bu söyleşiyi yapmak istediğimi belirttim. Sağolsun beni kırmadı. Aşağıda okuyacağınız söyleşiye neden olan geziyi Fest Travel Seyahat Acentası 22-29 Haziran 2015 tarihleri arasında gerçekleştirmiş.


1. Paris, Roma, Viyana, Budapeşte ya da Prag değil de neden Pyong Yang?

Buna iki yanıtım olacak. 

Birincisi, belirtilen bu kentleri ve hatta daha fazlasını gördüm, ayrıca Paris’te de bir süre yaşadım. Bunların tümü, küçük farklılıkları da olsa bir Avrupa yaşamı sunuyor gezginlere. Tarihi ve kültürel yanları oldukça iyi yerler, tanıtımları da fazla ve tüm bu özellikleri oraları odak noktaları yapıyor yurtdışına çıkmaya gücü olanlar için. Ama gidip geldikçe ve Avrupa kentlerini gördükçe, benzeri bir yaşamla karşılaşıyorsunuz ve biraz da kanıksıyorsunuz. Değişen, sadece coğrafi güzellikler olmaya başlıyor. Eskiden, göremediğimiz yerleri internet de olmadığı için ancak gezerek tanıyabiliyorduk. Şimdi ise durum farklı, gezeceğimiz yerleri önce tanıyıp bilgileniyor ve ondan sonra o ortamı yaşamak için gidip geziyoruz. Kuşkusuz olanaklar elverdikçe diğerlerini de gezmek gerek, daha niceleri var, Londra, Berlin, Moskova, Varşova, Madrid, Lizbon gibi, daha fazla saymaya gerek yok. Bu bakımdan, belirtilen ve benzeri olan birkaç kent (ya da ülkeyi) gezmek, tatmin düzeyini yükseltmiyordu. Farklı özellikler arar hale gelir insan, bazı şeyler kanıksanınca.  Bu yönden bakınca, kendini yeterince (ve iyi) tanıtamamış bir ülkeydi Kore DHC ve Pyong Yang (ve diğer kentleri de tabii). Kimi Afrika ülkeleri de benzerlik gösterir bu yanıyla. Bu ilgi çekici bir özellik oldu.


Bu soruya ikinci yanıtım daha farklı bir açıyı yansıtacak. 


Budist Tapınağı

Kore DHC (Kuzey Kore) ve birkaç ülke daha; alışageldiğimiz ve çokça bildiğimiz batılı kapitalist ülkelerden farklılık gösteriyor, yönetimleri ve yaşayışları bakımından. Bunlardan biri de Küba tabii. Bu ülkelere, yakın tarihlere kadar turistik gezi düşünmek, koşulları bakımından oldukça zordu, hatta az sayıda kişinin yapabileceği bir işti. Bir zamanlar Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) için de aynı durum söz konusuydu. Sosyalist yönetim biçimini (komünist yönetim söylem yanlışını bir çok kesim kullanıyor, onu da düzeltme gereği duyayım) benimsemiş ülkelerden günümüze çok azı kaldı. Sovyetler Birliği (nedenleri ayrı tartışma konusudur tabii, ama) yaşatamadı o düzeni ve çözüldü, Çin Halk Cumhuriyeti de benzeri bir gidişi erken fark ederek değişime yöneldi, artık orada da sosyalist bir yönetimin olduğunu (gündelik yaşam ve ekonomik düzen bakımından) söylemek oldukça zor. Küba ise sosyalist yönetim uygulamayı sürdürüyor, karşılaştığı (ABD ambargosu ve batılıların tutumu) nedeniyle onca güçlüğe karşın. Günümüzde, ABD ile ilişkilerinin yumuşamaya başlamasıyla birlikte değişimin başladığına ilişkin yorumlar geliyor, hem de sayıca az olmayan ve nitelikçe yadsınmayacak biçimde. Orası da mı sosyalist yönetimden uzaklaşıyor sorusu geliyor akla, böylesi bir düzeni gezip gözlemeyi amaçlayanlar açısından. Geriye ne kaldı diye düşünüyor insan böyle durumda ve akla Kore DHC geliyor. 


Yakalanan casus gemisi

Bu nedenlerle, gezmeyi öncelikle istediğimiz iki ülkeden biri Kore idi, diğeri ise Küba. Daha zor olanı Kore idi ve önceliği o aldı. Koşullar elverirse, sırada Küba olmasını düşlerim.

2. Gezide hiç tahmin edemeyeceğiniz bir şey görünüz mü?

Zor bir sorudur bu, ülke Kore DHC olunca. Hem evet ve hem de hayır yanıtı olabilir bu sorunun yanıtı. 
Nasıl mı? Şöyle:

Neyin görülebilip neyin görülemeyeceği konusunda zaten iyi bir tahmin yapılamadı bu gezi için, böylesi bir gezi için. Tura katılanlardan kimin ülkeye girip kimin giremeyeceği bile kesin olarak belli değildi, o topraklara adım atana dek. Çünkü kapıdan dönmek de olasıydı, bunun örnekleri vardı. Bu risk bir çok yerde vardır, ama orası için daha yüksekti. Ama hiç de öyle olmadı, oldukça güleryüzlü bir karşılamaydı benim açımdan. Zaten gezi programı önceden belliydi, sürprizler olmaz böylesi ülkelerde, yani fazladan görebileceğiniz yerler pek çıkmaz. Anlatılan ve yazılanlar, insanlara kıpırdama olanağı bile verilmediği yönündeydi, ama öyle değildi pek. Bu açıdan beklenmedik bir gevşeklik sezdim ben (daha fazlası da olmalı, bu da ayrı konu). 

Kırsal alanı göremeyeceğimiz kanısı vardı bende, ama kentler dışındaki coğrafyada gezme olanağı da bulduk, kısa süreli de olsa.

Kitle iletişim araçlarının rahatça kullanılabildiğini görmek sürpriz oldu bana. Bizdeki kadar çok olmasa da cep telefonu kullanılıyordu. Kendi telefonlarımızın SIM kartları sinyal alamıyordu tabii, ama yerel kart alma olanağı vardı orada. Buna da gerek kalmadı zaten. PTT şubelerinden, istediğiniz yeri sorunsuz olarak arayabiliyordunuz. Ücretini ödedikten sonra yurtdışı aramaya engel yoktu. Biz de Ankara’daki yakınlarımızı rahatlıkla aradık. Bizde eskiden olan PTT şubelerindeki kabinleri anımsamakta yarar var. Arama sonrasında görülen ücret ödeniyordu. Ankara’da kimi büfelerin önlerinde var olan sayaçlı arama gibi bir anlamda, ama orada PTT şubelerinde olmak koşuluyla. Batılı ülkelerden gelenlerin internet erişimi ise yok. Bu kuşkusuz eleştirilecek bir yön tabii, ama sürpriz değildi, çünkü önceden bildirilmişti bizlere.


Genç evliler ve tur grubu

Resmi heyetlerin ülke gezilerindeki gibi rutin programlar da sürpriz değildi, ama her dakikasının dolu geçmesi, yorucu da olsa olumlu bir iz bıraktı geziye katılanlarda. Yazılanlar, batılı turistlerin otele tıkılıp kıpırdayamadıkları yönündeydi, bu açıdan bakınca (kısıtlamalar olmasına karşın) otele yorgun biçimde ve uyumaya gelebiliyorduk ancak.
Tahmin edemeyeceğimiz şeyler gördük burada, bu yönüyle sorunuzun “evet” yanıtı burada net olarak çıkar.

Düşmanları saydıkları Amerika Birleşik Devletleri’nin parasını Kore DHC topraklarındaki alışverişlerimizde rahatça kullanabiliyorduk. Bu, benim açımdan beklenmedik bir olguydu. Tüm alışveriş noktalarımızda bunu gördük. Euro da vardı, Ruble de Yuan (RMB) da. Ama en yaygını Çin H.C. parası olan Yuan idi.


Gençlik Korosu

Gezimizde ikinci sürpriz, onlardan geldi. Bizi, üst düzey bürokrasinin kullandığı (VIP) bir Kültür Evi’ne götürdüler, sinemalarının örnek yapıtlarından birini izlettirmek amacıyla. Kore devrimci kültürünün bir ailenin gündelik yaşamı üzerinden anlatımını amaçlayan bu filmi, grubumuzun oldukça sıkıcı bulması sonucu, sonuna dek izleyemeden ayrıldık salondan. Bizdeki geleneksel (eski) Yeşilçam filmlerinin anlatım biçiminde, ama melodram olmayan bir uzun metrajlı filmdi sanki. 

Yine, beklemediğimiz bir eğlence yeri gezimiz de gerçekleşti bu seyahatimizde. Beş altı genç solist kızın yerel şarkıları seslendirdiği bu küçük salonda, katılanların da solistliklerini deneyebilecekleri karaoke biçemli müzikholü, müzikli danslı geçen saatler ile gerginlik ya da yorgunluk hissedenlere rahatlama olanağı verdi kuşkusuz.


İlkokul, tele objektif dışında fotograf çekimi serbest

Bir de, batılı ülkelerde görülebilen ölçüde modern döşenmiş, içecekleriyle batılı ülkeleri aratmayacak bir bistro-kafe gezdirildi bize program dışı olarak. Modern kızların hizmet ettiği bu yer, dinlenilen müziğinden yenilen pastalara kadar, uygar insanlarımızın büyük kentlerimizde sıklıkla gittikleri yerler düzeyindeydi. Yabancıların çekim merkezi olmasını diledikleri yeni ve şık bir Pyongyang semti yaratma çabalarının örnek bir köşesiydi burası.

Beklenmedik, program dışı şeylerdi bu karşılaştıklarımız.


Bir kasaba

3. Pastanın büyüklüğü değişmezken birisinin fazla pay alması ancak bir diğerinin payının küçülmesine bağlı denilir. Bu durumda Kuzey Kore'de, gözlemlerinize dayanarak, herkesin diliminin eşit gibi olduğunu söyleyebilir misiniz?

Aslında yanıtı çok açıktır tabii, ama biraz uzunca anlatma gereği duyuyorum.

Dünyada pastadan her bireyin (ya da gurubun) tümüyle eşit bir pay aldığını söylemek, günümüzde olası değil. Eşitlik ile adil olma kavramlarını ortaya birlikte koymak gerekir kanımca. Herkesin 100 birim ücret alması nasıl doğru değil ise, pastadan bölüşülerek alınacak payın da eşit olması doğru değildir. 

Milli Kütüphane Binası

Yer altında madende çalışan bir işçinin ücreti vasıfsız bir inşaat işçisinin ücretiyle eşit olursa, bu ikisi aynı payı alırlarsa pastadan, bu doğru olur mu?
Kore DHC, sanırım pastayı bizden daha adil biçimde dağıtıyor halkına. 

Bizi düşünün bir yandan. Ulusal gelirin %50’si, yani yarısı, nüfusun %1’ine gidiyor, yani nüfusun %99’u da milli gelirin diğer %50’sini paylaşmak zorunda kalıyor (o da kendi arasında adil olmayan biçimde).
Bir de öbür ülkeye bakalım. Pastası küçük, o ayrı konu, burada üzerinde durduğumuz konu pastanın paylaşımı. Pastanın paylaşımı bizdeki gibi değil, kapitalist ülkelerdeki gibi değil.

Refah ülkesi olmadığını hepimiz biliyoruz, ama sefillik var diye yazılanların gerçek olmadığı kanısı uyandı bende gezi süresince ve sonrasında. Bu söylemlerin, batılıların pompaladığı basın yayın atakları olduğunu zaten bilirdim, şimdi bu kanım daha da pekişti. Bu, bir algı yönetimidir ve o ülkeye karşı oldukça kuvvetli şekilde algı yönetildiğini düşündürür.


Pyongyang'da bir park

İnsanların giyiminin bile bir fikir vereceğini düşünürsek, eşite en yakın bir yaşam olduğu fikri çıkar ortaya. Lüksün, şatafatın olmadığı, ama temizliğin giysilere yansıdığı bir ortamı düşünün. Ortalıkta, tabela kirliliği, her markanın ve firmanın çevreyi oldukça rahatsız ettiği bir ortamla karşılaşmadık, lüks lokantalar da yoktu, ama gittiğimiz her lokantada önümüze çeşit çeşit (yiyemeyeceğimiz kadar çok) yemek geldiğini gördük hep birlikte. Fakirlik varsa, herkes belli ölçüde fakir (bizdeki yaşamla kıyaslanırsa tabii), ama yeterlilik bakımından düşünülürse, kime neyin ne kadar verildiğini tümüyle bilmeye tabii ki olanak yok. İnsanların tasarruf yapma ve bunu bankalarda değerlendirme olanağı da var artık. Ama görünen o ki açlıktan insanların kırıldığı söylemi, bana hiç de inandırıcı gelmedi.

4. Özel teşebbüsün önünü tıkamak, yaratıcı düşünceyi ve ilerlemeyi de engeller diye özetlenebilecek bir liberal söylem vardır. Her şeyi merkez planlarsa, kişilerin seçim özgürlüğünün olamayacağı ileri sürülür aynı görüş tarafından. Diğer yanda ise insanların "aç kalma" özgürlüğü, "sokakta evsizlik" özgürlüğü de yoktur sosyalist düzende. Bu bağlamda Kuzey Kore'yi ziyaret sonrası siz ne şekilde idare edilen bir düzende yaşamak isterdiniz?

Soru iki içerik taşıyor, karşıtlık da tabii aynı anda. Bu bağlamda hangisinde yaşamak istenilir diye kesin bir kalıpta yanıtlamak olası değil kanımca. Her ikisinin de eleştirilecek yanları vardır bence.

İlk varsayımdan başlayayım ben de öyleyse. Özel girişimin önünü tıkamak, yaratıcı düşünceyi ve ilerlemeyi engeller mi? Belli ölçülerde doğru gibi görünür ilk anda. Ama insanlara her şeyin para kazanmak için yapılacağı öğretisi aşılanırsa, parayı ufukta görmeyenler yaratıcılıktan uzaklaşırlar doğallıkla. Ama, eğer, toplumculuk bilinci verilmişse kitlelere, toplumu için yaratıcı olma duygusunu edinmesi için, mutlaka bol para mı görmelidir böyleleri, yoksa yetinilecek bir para (ve doğru dürüst bir yaşam) içinde de yaratıcı düşünce sağlanmaz mı? Rekabet, kendi başına bir şey ifade etmez kanımca, idealler ve planlamalar olmadıkça rekabetin de özel girişimciliğin de kendi başlarına yapabilecekleri şeyler sınırlıdır. Planlama, merkezi planlama, kişilerin seçme özgürlüğünü sınırlamaz, hovardaca para harcamalarını sınırlar, israfın önüne geçer, yozlaşmış alışkanlıkları engeller, ülke kalkınmasına hizmet eder. Bu özgürlük, aynı zamanda birilerini zengin ederken diğerlerini aç, susuz ve evsiz bırakmaktadır, bunu da gözden uzak tutmayalım. Bunlara eklenecek daha çok şey var, ama bu kadar da yeterlidir sanırım.  Diğer yandan, sosyalist düzende, bilindiği üzere, aç kalma ve evsiz kalma özgürlüğü yoktur tabii. Lüks olmasa bile, insanlar kafalarını sokacakları evleri devletten alırlar. Kore DHC buna bir örnek olarak gösterildi, oradaki anlatımlar da bu yöndeydi.  Gördüğümüz yapılar da hiç de fena değillerdi. Kuşkusuz, daha iyi, daha geniş evlerde oturanlar da vardı, daha bakımsız evlerde oturanlar da. İyiye doğru önceliğin, daha güzel evlerde oturma önceliğinin bilim insanlarına verilmiş olması, sanırım oldukça düşündürücüdür. Akademisyenler, devletçe kendilerine verilen (ve oldukça güzel görünen) konutlarında, emekliliklerinde de oturmaya devam ediyorlar. Temel ihtiyaç maddeleri, belli miktarlarda oldukça düşük fiyatla veriliyor, fazlasını isteyene biraz daha yüksek fiyattan. Kentiçi ulaşım ücretleri oldukça düşüktü (bizim paramızla 10 kuruş). 


Pyongyang Tren Garı

Şimdi soruyu açık ve net olarak yanıtlayayım.
Herkesin pastadan adil olarak pay aldığı bir düzen gerçekleştirilmesi güzel bir şeydir. Uçurum yoktur böylesi bir düzende, lüks de yoktur tabii. Baskıcı yönetimler altında yaşamak, her ülke halkına zor gelir. Ben, şu anda yaşadığım ülkede bunu hissediyorsam, oradakiler de hissediyordur sanırım. Farklı yönlerden kimininki daha az kimininki daha fazla. Günümüzde özgürlüğün olabildiğince yaşanabildiği ülkeler İskandinav ülkeleri ve gelişmiş ülkeler. Ama metroların havalandırma deliklerinin üzerine karton sererek evsizliklerini unutmaya çalışanlar da bu ülkelerde. Yani evsiz kalma özgürlükleri, aç susuz yatma özgürlükleri var. Bunu gidermek için de hırsızlık başta olmak üzere yasadışı işler yapıp dört duvar arasına tıkılmak özgürlükleri de var.


Troleybüs

Her yönetim biçiminin olumlu ve olumsuz yanları vardır. Birini diğerine tercih etmeden önce, bunları değerlendirme masasına iyice sermek gerek. Lüksü tercih edenlerin sosyalist düzeni benimsemeleri tabii ki olası değil. Ama siz, bir de aynı soruyu, gelişmiş (ya da gelişmekte olan) ülkelerde yaşayan, yaşamlarını anlattığım zorluklarla geçiren insanlara, sosyalist ülkelerdeki düzenleri anlatarak sorun bakalım yanıtları ne olur.

Daha iyi bir düzen, ancak daha adil bir düzende olur. Adalet, salt eşitlikle değil, kararlara katılımla (sadece oy kullanmakla değil, örgütlülükle) sağlanabilir. Devletlerin gelişmişlikleri, özel girişimlerin sağlanmasıyla değil, onunla birlikte, vergi düzeninin adilliğiyle ölçülebilir. Kazanç, lüksün değil yatırımın kaynağı oldukça ülkeler gelişir, tüketimin yarıştırıldığı ülkelerde insanların egoları tatmin olur, ama ülkelerin gelişmişlikler (farkına varmaksızın) duraklar.
Haydi gelin, tercihinizi bir de bu bilgiler ışığında yapın derim.


Zafer Anıtı

5. Basında olumsuz imgelemeler de var bu ülke hakkında. Gitmeden önce korktunuz mu, ya da çekindiniz mi?

Tümüyle hayır derim buna. Bunun bir kara propaganda olduğunu, uzun yıllar yaptığım görevden dolayı da bilirim. Batılı haber ajansları, ülkelerinin dış politikalarına uygun biçimde yönlendirirler toplumları ve farklı bir kamuoyu oluşmasına aracılık ederler. Genellikle büyük haber ajansları ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya kaynaklıdır ülkemizde. Böyle olunca da bir farklı kamuoyu oluştu ülkemizde. Oysa Dünya çok geniş ve bizim ufkumuz dar. Tabii, bu, oranın güllük gülistanlık olduğu anlamında değil. Seyahat kısıtlamaları var, ama korkulacak ne var ki! Oraya, batılı ülkelerin propagandasını yapma amacıyla gidenler ya da o önyargılarla gezerek olumsuz haber yapma peşinde olanlar için durum farklı olabilir. Ama nemsel gözlemde bulunacaklara korkulacak, çekinilecek şeyler değil, gözleyecekleri ilginçlikler var diyebilirim.


Pyongyang kent içi

6. Nasıl bir ülke, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti? 
Merak edenlere özetler misiniz?

“Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” (Democratic People’s Republic of Korea, DPRK), yaygın ve yanlış adlandırma ile "Kuzey Kore"; ülkemizde çokça tanınmayan ve iyice bilinmeyen, bir anlamda gizli ve hatta gizemli ya da kapalı bir ülkedir. 


Pyongyang kent içi

Kore adı geçtiğinde, genellikle Uzak Doğu’daki o yarımadanın güneyi gelir akla, kuzeydeki pek fazla anımsanmaz ilk anda. 

Tibet kökenli Budist rahip Dalai Lama'nın "Yılda bir kez, daha önce hiç gitmediğiniz yere gidin" sözünü anımsayıp hiç görmediğim bu Kore’yi görme isteğim pekişmişti.


Pyongyang kent içi

Kore'ye gideceğimi belirttiğimde, çevremdekilerin büyük bölümü benim Kore Cumhuriyeti'ne (Güney Kore'ye) gideceğimi sandılar.  Gideceğim ülkenin Kore DHC olduğunu belirttiğimde, yadırgayan da oldu, hayret eden de, ilginç bulan da, hatta gitmemin tehlikeli ve sakıncalı olacağını söyleyen de. 

Oysa, bana; kuzeydeki, yani Kore DHC daha ilginç gelmekteydi diğerine (yani güneydekine) oranla, (her ikisini de görme isteğime rağmen).

O coğrafyanın, yönetim olarak ikiye ayrılmış ülkesi; aslında coğrafyası, halkı ve kültürü açısından bana tek geliyordu. Ben, orayı bir bütün olarak, tek bir ülke gibi algılıyordum bu açılardan. 

Zordu tabii kuzeydeki Kore'yi ziyaret etmek, güneydekine göre. 

Ama, duyulanların, yazılanların, anlatılanların, okunanların gerçekleri ne ölçüde yansıttığını; ancak görerek anlayabilmek olasıydı. Bunun için de gitmek, görmek, gezmek, gözlemek, bir süreliğine de olsa yaşamak gerekiyordu orayı. 

Bir seyahat acentasının Türkiye'den oraya düzenlenen ilk turuna katılarak, 23-29 Haziran 2015 tarihleri arasında, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni görme, gezme, gözleme fırsatı buldum. 

Başkenti Pyongyang olan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni, kısa süreliğine de olsa, sınırlı olanaklarla da olsa, gezme amacımı, kapalı kutu diye de adlandırılan bu gizemli ülkeyi açınsamayı gerçekleştirdim. 

Anlatması, yazıldığında ve okunduğunda sayfalar doldurabilecek gözlemlerim oldu. Önceden yazılanların, anlatılanların, toplumumuza yansıtılanların büyük ölçüde önyargılı kaynakların yönlendirilmiş bilgilendirmelerinden kaynaklandığıdır ilk izlenimlerim. 

Kuşkusuz, ülke yönetiminin; batılı ülkelerden gelenlere belli kısıtlamalar uyguladığını ben de gözledim, yaşadım (ülkeye gelen yaklaşık 300 bin turistin sadece 2.000 kadarının batılı ülkelerden gelenler olduğu bilgisi var). 

Bu bakımdan, gezi programı (hem yönetimlerinin kısıtlamaları ve hem de tabii ki tur olmasının da etkisiyle) sınırlı yerleri görme olanağı verdi, ülkeyi karış karış gezme olanağı tanımadı. 

Gezi programında öngörülenlerin dışındaki yerleri fazlaca göremedik. Ama, coğrafyayı, sokakları, kırsal alanları, halkın günlük yaşayışını görme olanağımız oldu. 

Olumlu bulduklarım da oldu, olumsuz bulduklarım da. Fakat, genel olarak orayı sevdiğimi, bu geziden ve gözlemlerimden memnun kaldığımı, Kore DHC topraklarından hoşnut ayrıldığımı rahatlıkla belirtebilirim. 

Korkulacak yer değil, görülecek yer orası.

120.540 kilometrekarelik alanda yaşayan 25 milyon nüfuslu bu ülkenin halkı, deyim yerinde ise kendi yağında kavrulan, kısıtlı olanaklarla, adil olduğu hissini veren bir yaşam sürdürüyor. 

Tarihlerinde çok kereler acılarla, değişik ülkelerin işgalleri ile karşılaşmış bu halkın kökleri (ve doğal olarak dilleri) Altay kökenli.

Evsiz ve işsiz kimsenin olmadığı bilgisi, az sayıda ülke için geçerli olabilen bir olgu. İyi ya da kötü, her kesin başını sokabileceği bir konutu olması ne güzel. Kişi başı milli gelirin ortalama olarak 1.200 ABD doları olması belki küçük gelebilir, çalışanların aylık ücretlerinin de bizlere göre çok aşağılarda bulunması eleştirilebilir, ama temel tüketim fiyatlarının düşük olması da bir avantaj sağlıyor. Sözgelimi şehir içi ulaşım bizim paramızla sadece 10 kuruş.

Koreliler, yurtlarını, “Sabah Dinginliği Ülkesi” anlamına gelen “Çosan” olarak da adlandırıyorlar, tarihteki son krallıklarının adlarından esinlenerek.

Dünyanın bir anlamda gizli ülkesi olarak adlandırılan bu topraklara yaptığım kültür gezisi, ağırlıklı olarak başkent Pyongyang’da geçti. 15 kişilik gezi topluluğumuzla; buradaki tarihi ve kültürel varlıkları ve müzeleri inceleme olanağı bulduk. 

Ölümsüz Devrimin en büyük göstergesi saydıkları Büyük Mansudae Anıtı, Kurtuluş Anıtı, Kore Tarih Müzesi, Kore Sanat Müzesi, Kore Kurtuluş Savaşı Müzesi (ve özellikle buradaki üç boyutlu canlandırmalı anlatım), Kim Çuçe Anıtı ve çocukların sunduğu yıl sonu gösteri ve konseri ile Çocuk Sarayı bunlardan bazılarıydı. 

Bunlar arsında ilginç olanlardan biri de, soğuk savaş yıllarında yakalayarak ele geçirdikleri ve sergiledikleri ABD casus gemisi “USS Pueblo”ya yaptığımız gezi idi. Liman kenti Nampo yakınlarında Taedong nehrini Sarı Deniz’den ayıran ve övünç kaynakları olan barajı da gördük.  Başkente 150 km uzaklıktaki Myohyang dağlarına gitmek, o coğrafyayı görmek oldukça etkileyici idi. Burada yapılandırılan görkemli sergi binası da, içinde yer alan ve Dünya halklarından Kore halkına gönderilen armağanların yer aldığı “Uluslar arası Dostluk Sergisi” de görülmeye değer yerlerdi. Buradaki Pohyon Budist tapınağı da ilginç anılar bıraktı gezenlerde. Ormanlarla kaplı Myohyang dağlarında sınırlı sürede de olsa yapılabilen doğa gezisi, insana, el değmemiş toprakların ne denli değerli olduğu hissini veriyordu. 

UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Koguryo Mezarlar Topluluğu ve burada eski krallardan Tongmyong’un mezarını ziyaret de belirtilmesi gereken unsurlar arasında bulunuyor.

Kaesong kenti, bu ülkenin eski başkentlerinden, ama önemini günümüzde de koruyor. 

Buradaki Panmuncom hem ilginç ve he de stratejik olarak görülen bir yer. Kore’nin yönetim olarak bölünmüşlüğüyle bağlantılı olan, iki Kore arasında ateşkes antlaşmasının belirlediği (“38. Paralel” diye bilinen) sınırların geçtiği ve Askerden Arındırılmış Bölge (DMZ) burası. Sınırın sıfır noktasına kadar gitmemize izin verilmesi, hatta karşı tarafa birkaç adım da olsa atılması, bir anlamda heyecan da verdi.
Burada, iki Kore arasında yapılan ikili ve çoklu görüşmelerin geçtiği, antlaşmaların imzalandığı alanları, bu ateşkes antlaşmasıyla ilgili belgelerin ve fotoğrafların sergilendiği yerleri görmek; bence hem ilginç ve hem de önemliydi, önemi ilginçliğinden de fazla olarak. 

İki ayrı Kore bayrağını aynı anda ve birbirine yakın görmek (tek bakışın içinde görebilmek), bende hem ilginç ve de (daha çok) buruk bir gözlem oldu. 

Aynı ülkenin çocukları, dış güçlerin güdülemesi ile birbirlerinden neden ayrık tutulsunlar diye düşündüm o anda. İşte burada da bir halkın farklı çıkarlar uğruna yapay sınırlarla birbirlerinden uzak tutulmasının acısını hissettim. Bu, iki kardeşin dargınlığının vereceği burukluk gibiydi.

Bunu, Vietnam’da da, Yemen’de de yaşattılar halklara, hatta başka yerlerde de.

Kore DHC gezisi güzel ve daha çok da değerli izlenimler bıraktı bende.

Kentlerin geniş caddeleri, geniş alanları, az sayıda araç trafiği, klakson sesi duymamak, kaldırımlara park etmiş araç görmemek güzeldi. Sakin, sessiz, gürültüsüz bir yaşam akıyordu. Toplu taşımanın ağırlıklı yaygınlığı göze çarpıyordu. İki hatlı metro ağı vardı Pyongyang’da yer altında, yer üstünde de tramvay, troleybüs, otobüs ile sağlanıyordu ulaşım. Bisikletle ulaşım da göze batacak kadar çoktu. Ama yaya olarak işlerine gidip gelenler de yok değildi tabii.
Yalın giyimli ve güleryüzlü insanlar, çalışan insanlar gözledim.

Tarımın henüz makineleşmesini gerçekleştiremediği izlenimi edindim. Karasabanla çift sürülmesi, hasadın orakla yapılması çarptı gözüme. Çeltik tarlalarının bolluğu, tarımdaki üretim sıralamasında pirincin yerinin ilk sırada olduğunu anlatıyordu. Buğday, arpa ve mısır da tarımdaki diğer önemli üretim alanlarından bazılarıydı. Kuşkusuz meyve bahçeleri de vardı bu coğrafyada.

Gerek arpa ve gerekse pirinçten üretilen biraları lezzetliydi, pirinç rakısı da sanırım rakı sevenleri memnun edecek düzeydeydi.

Gezi süresince, çeşitli yerel yemekleri bol bol tatma ve yeme fırsatı buldum. Uzakdoğunun beslenme türünü zaten yadırgamamıştım 15 yıl önceki Çin gezimde, bu bakımdan görece tanıdık geldi yiyecekler. Lezzetli bulduğumu belirtmem gerekir. 

Alışveriş amaçlı gezginler için çok cazip bir ülke değil Kore DHC. Gezginler için ilgi çeken ürünler de var, yok değil. Bunlardan biride ginseng. Ama lüks tüketim mallarının bulunduğu yerler de yok değil tabii. Yerel halk bunları alabiliyor mu diye soracak olursanız, pek sanmam yanıtını veririm. 

Yabancı ülke telefon kartlarının (SIM kart) burada kullanılması olanaksız, ama yerel kart alarak cep telefonlarını kullanmak mümkün. Ayrıca bizdeki PTT gibi postanelerden ülkemizi telefonla aramak hiç sorun olmadı. Filateli (pul koleksiyonu) amaçlayanlar için de oldukça zengin bir kaynak bulunduğunu belirtmem gerek.

Ama bu ülkeye yaptığım gezide olumsuzluklarla da karşılaştım doğal olarak.

Geziye katılanlara yerel rehberin sürekli olarak eşlik etmesi, ülkeye fotoğraf makinesiyle girilmesine izin verilmesine karşın teleobjektif kullanımının engellenmesi, Türkçe kitap ya da basılı eser sokulmasını onaylamamaları şu sırada anımsadığım olumsuzluklar.

Kentlerin genellikle çok temiz olmalarına karşın buralardaki umumi tuvaletlerin temiz olmayışı da bir başka olumsuzluktu.

Kısıtlamaların daha çok batılı ülkelerden gelenlere yönelik olması da farklı bir algı yaratıyor.
Bu kısıtlama, bir başka, ama bence anlamlı bir olumsuzluk.

Merak edenler için belirteyim ki, turlar dışında, bireysel gidişlere henüz izin verilmiyor, kolay kolay vize alınamıyor böylesi girişimlere. Zaten katıldığım bu gezi de, Türkiye’den oraya tur olarak gerçekleştirilen ilk gezi imiş. Tur fiyatlarının da genel yurtdışı gezilere oranla görece pahalı olduğunu belirtmemde yarar var.

Kısıtlamaların zamanla gevşeyebileceği, fiyatların da bu süreç içinde gittikçe düşebileceği kanısını edindim.
Özet olarak, pahalı olmasına karşın, isteyenlere, merak edenlere önerilebilecek bir gezi bence.


Metro İstasyonu

7. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne gitmeyi tavsiye eder misiniz?

Kuşkusuz olanakları olanlara öneririm, ama yurtdışına ilk kez ve tatil amaçlı gidenlere benim de önerim öteki ülkeler olur. İlk kez yurtdışına gidenin gideceği yer değil kanımca. Avrupa görmüşlere öneririm kuşkusuz. Bir de, sosyalist yönetim altındaki bir ülkenin nasıl olduğunu merak edenlere öneririm, bunu bu kesime kesinlikle öneririm.

8. Bu ülkeyi ziyaret, koşulları bakımından kolay mı, zor mu?

Kore DHC, gidilmesi kolay bir yer değil. Hem uzaklığı, hem gezi izni (vize) alınması yönüyle kolay değil. Ama eskiye oranla artık epeyce kolaylaşmış durumda. Bu ülkenin bizde büyükelçilik ve konsolosluğu bulunmuyor. Tur düzenleyen acentalar alıyor vizeyi. Bireysel vize almak da Kore DHC büyükelçiliğinin olduğu ülkelerden olası. Mesela Pekin, Sofya, Moskova gibi kentlerden vize alınabiliyor. Yol uzun olduğu için uçakla gitmek zorunlu oluyor, bu da bilet fiyatlarını yükseltiyor. Tur düzenleyen şirketler de bundan ötürü fiyatları yüksek tutuyorlar. Ankara’dan gidiş dönüş (her şey dahil) 4.330 ABD Doları idi bizim gezimiz, Pekin aktarmalı gitmek zorunda kalışımız da fiyatı arttıran unsurdu tabii. Ama Pekin’de yaşayan Türkler için çok kolay, Moskova’dakiler için de aynı şekilde tabii. Belirttiğim kentlerden vize alınırsa Pekin ya da Moskova aktarmalı uçuşla bu gerçekleştirilebilir. Tabii gidenlerin, kısıtlı bir gezi programı ile karşılaşacaklarını da bilmelerinde yarar var. İsteyen, istediği zaman, elini kolunu sallayarak istediği yere gidemiyor. Bu bakımdan, bir süre için, yine turlar ile gitmede yarara var, özellikle batılı ülkelerin yurttaşları için, bizler için de tabii. Çinlilerin ve Rusların çok daha iyi koşullarda seyahat etme olanaklarını da anımsatmakta yarar var.


Metro İstasyonu

9. Bir daha gitmeyi düşünür müsünüz oraya?

Doğrusu düşünürüm, kuşkusuz düşünürüm. Gizemli bir ülkeye gitmek istek doğurur insanda. Ama olanaklarım, görmeyi istediğim diğer yerleri de sıralamaya sokmakta. Küba var örneğin, değişimin olmasından önce görmek isterim, SSCB’yi kaçırdım, bunu kaçırmak istemem. Ama bir de öteki Kore devletini görmek isterim bu arada, yani Kore Cumhuriyeti’ni (Güney Kore). Ondan sonra yine sıraya girer Kore DHC.

1 yorum:

Özdemir dedi ki...

Feza Bey, izlenimleriniz hem bilgi hem de merak verici. Teşekkürler. Kemal Bek