Ana içeriğe atla

e-söyleşi: OnLineAnne.com

Online anne sitesinin kurucularından Pınar Türker, benim ortaokul ve liseden sınıf arkadaşım. Aynı üniversitenin farklı bölümlerinden mezunuz. Sevgili Pınar ile görüşmeyeli seneler oldu. Facebook sayesinde ABD'de yaşadığını ve onlineanne adlı bir sitenin kurucusu olduğunu görünce, bir e-söyleşi yapmak isteğimi belirttim. Sağolsun, diğer kurucu Melike Ergüven ile söyleşideki soruları yanıtlayıp gönderme inceliği göstermişler....


1. Kısaca kendinizden bahsetmenizi istesem

Biz; Pınar Türker ve Melike Ergüven, yurtdışında yaşayan iki anneyiz. Birimiz Amerika'da, birimiz Almanya'dayız. İkimiz de son bir kaç seneye kadar Şehir ve Bölge Planlama diplomalı, doktoralı, Coğrafi Bilgi Sistemleri uzmanı falandık. Bir yandan yaşları şu anda 5-9 arasında değişen çocuklarımızı büyütmeye çalışıp bir yandan "şu annelik denen müesesse bizim bünyeyi niye bu kadar zorladı acaba" diye kendi aramızda düşünürken onlineanne adında bir websitesi (www.onlineanne.com) kurduk ve kendimizi blogger anneler kervanına katılmış bulduk. Bizi daha çok merak edenler için de bunu yazdık.

2. Neden onlineanne? İnternette bir çok forum sayfası varken, neyi eksik/yanlış/yetersiz gördünüz?

Çoğu çalışmadan duramayan ve de çocuklarının yaşı henüz küçük olan annenin rüyası "öyle bir işim olsun ki ilgimi çeksin, kendi çocuklarıma faydam olsun, esnek olsun, benim olsun, patronum olmasın" rüyasına kapıldık galiba :-) Şaka bir yana, onlineanne o zamanki ihtiyaçlarımızdan doğdu. Çocuklarımızı yurtdışında yetiştiriyoruz ya, Türkiye'ye gittiğimizde aksanları nedeniyle Hürrem Sultanlar diye karşılandıkları, bu Türkçeyi düzgün öğretmek için ne yapsak diye dertlendiğimiz bir dönemdi; tam da tabletler yeni yeni yayılmaya başlamıştı. Türkiye'de de daha o kadar yaygın değildi; en azından her yerde her çocuğun eline yapışık vaziyette görmüyorduk. İngilizce kitap uygulamaları çok hoşumuza gidince biz de tablette sürekli Türkçe kitap, Türkçe oyun aramaya başladık. Arıyoruz da çok zor buluyoruz, bulduklarımızdan memnun kalmıyoruz. Uygulama geliştiricilerin ebeveyn beklentilerinden bihaber olduklarını düşünüyoruz.  Dedik ki "biz bir çocuk uygulamaları inceleme sitesi kuralım" ve araştırmaya başlayınca teknolojinin sunduğu eğitim fırsatları, tabletin özel eğitime katkısı gibi konular da gündemimize girdi ve zaten o esnada çocukların bu tablet düşkünlükleri ile nasıl başa çıkılacak, bu yeni teknolojiler çocuklara zararlı mı, minik çocukları nasıl etkiliyor gibi sorular da zaten kafamızı kurcalamaya başlamıştı. Biz de hem teknolojiyi akıllı kullanmak, dijital okuryazarlık gibi konuları tartışalım, yaptığımız araştırmaları paylaşalım, ailelerle uygulama geliştiriciler arasında da bir ilişki kurulmasını sağlayalım diye yola çıkmış olduk. Ancak 3 sene içerisinde, biz de, çocuklarımız da, sitemiz de değişti ve gelişti doğal olarak. Kendimizi çocuk güvenliği, dijital ve mekansal okuryazarlık, sosyal ayrımcılığın önlenmesi konusunda aileler için, öğretmenler için malzeme üretirken,sosyal projeler geliştirirken bulduk. Yani onlineanne uygulama geliştiriciler tarafından desteklenen bizim Almanya ve Amerika'da kendi çocuklarımızla tecrübe ettiğimiz eğitim sisteminde gördüklerimizi Türkiye'ye aktarmaya çalıştığımız bir sosyal girişim sitesine dönüştü.Şu anda çocuk güvenliği konusunda yaptığımız çalışmaların Türkiye'de 80+ eğitim kurumu tarafından kullanılıyor olmasından büyük mutluluk duyuyoruz ve bunları yaygınlaştırmak için de sponsor arıyoruz.  

3. Çocukların eğitiminde, aslında eğitim demek yerine oyalanması desek daha doğru belki, elektronik cihazlar çok yoğun kullanılıyor. Çağın gereği gibi sunuluyor bu tercihler. 2 yaşında basılı dergi sayfasındaki resmi büyütmeye uğraşan çocuk görüntüleri doğal karşılanır oldu. ABD'de durum nedir bu anlamda?

Açıkçası bu tür görüntüleri sosyal medyanın şişirmesi olarak görüp belki de doğal karşılayanlardanız biz de:-) Sonuçta sosyal medyada popüler olmanın kuralları belli, bu tür görüntüler de o popüler kültürün bir ürünü. Herkes teknolojinin zararları başlıklı makaleleri birbiri ile hevesle paylaşıyor ama her ailenin gerçek hayatta neyi nasıl uyguladığı ise çok değişken. Kimi var evde teknolojiye karşı ama dışarı da restoranda çocuk oyalamak için çocuğun eline telefonu tutuşturuveriyor, kimi var dışarıda son derece aktif ama evde hep teknoloji. Kiminin çocuğu zaten oradan oraya faaliyette, teknolojiye vakti yok. Kimisi çok çocuklu çocuğu başından atacak bir yol bulmazsa delirecek.. Ebeveynlikte her gün aynı olmadığından gün gelir çocuğu hakikaten oyalaması gerekir, gün gelir bütün gün sırf çocuğa aittir... O yüzden dışarıdan görüntülere bakıp genellemeler bir yere varmayı mantıklı bulmuyoruz. Tablet ve her türlü teknolojik aleti eğitici bir alet olarak da kullanabilirsin, çocuğu oyalayıp başından atmak için de. Mesele çocukların elinde tablet (ya da televizyon, bilgisayar) olmadığında koşturacak, diğer çocuklarla bir araya gelebilecekleri mekanları, yaratıcılıklarını geliştirecek faaliyetleri, onların gözünün içine bakarak onlarla iletişim içinde olacak büyüklerinin olup olmamasında. Bu çağın gereğinden ziyade hem çocuklara toplum olarak sunduğumuz imkanlar ve ebeveynlerin imkanları ve tercihleri meselesi. Biz bu tercihlerin daha çok tartışılması, "hepsini toptan kaldıralım, eskiden ne güzeldi" kolaycılığına kaçılmaması, onun yerine ebeveynleri bu oyalama konusunda iten koşulları iyileştirmek için yapılabilecek neler var üzerine kafa yorulması gerektiğini düşünenlerdeniz. Amerikan Pediatri Birliği gibi belli başlı uzmanların önerileri de belli 2 yaş (hatta 3 yaş) altına televizyon dahil hiçbir ekran yok. Sitede detaylı olarak hangi araştırmaya dayanarak bu konuda kim ne diyor konusunda bir sürü detaylı yazı var da zaten 8 aylık bebeyi 5 dakikadan fazla oyalayabilecek bir şey icat edildi mi biz görmedik :-). Yani Amerika-Türkiye karşılaştırması da bize çok anlamlı gelmiyor. ABD ve Türkiye arasındaki farkı da ebeveynin bakışı belirliyor.  Amerika'da bu tür aletlere ulaşım imkanı daha çok, ancak bir çocuğun bu aletlere muhtaç olmadan verimli zaman geçirebileceği mekan, aktivite de daha çok. Ancak ülkeden bağımsız genel olarak akıllı telefon ve tabletler hayatımıza öyle bir girdi ki asıl sorun bu teknolojinin kullanımına dair genel bir adabın aynı hızda gelişememesinde. Yani daha ebeveynler bir yemeğin ortasında eline telefonu almadan duramıyorken çocuklar için ideal olanın teknolojiye hiç bulaşmamaları olarak sunulması bize garip geliyor. Asıl zor olan çocuklara teknolojiyi adabıyla kullanmayı öğretmek. Bunun Amerika'da Türkiye'ye kıyasla daha çok önemsendiğini belki söyleyebiliriz. Bu da bir süreç, atılan adımların sonuç verip vermediğinin incelemesini de uzmanlar yapacak.Ama bu süreçte kitaba iPad muamelesi yapan bebek türevi şehir efsanelerine gülüp geçmek dışında ciddiye almaya ne kadar ihtiyacımız var tartışılır.


4. Çocuk yetiştirme açısından ABD ile ülkemizi kıyasladığınızda neler iyi/kötü?

Çocuk yetiştirme açısından Türkiye bize daha zor geliyor. En büyük sebep Türkiye'de hiçbir güvenlik kuralına dikkat edilmemesi; trafik, alakasız yerlerde olabilecek çukurlar, yaya olarak yaşamanın imkansızlığı, araba koltuğu gibi araçların lüksten sayılması, oradan buradan çıkabilecek kablolar, düşebilecek bahçe duvarları, parkta bile rastladığımız düşmeye hazır cimnastik aletleri vs. Sokak hayatının çocuklu bir aileye kısıtlanmış olması, kaldırımda yürümenin hayal olması, park-bahçe gibi ortak alanlardaki hoyrat kullanım, pislik vs. Umumi tuvaletlerin rezilliği, emziren ya da küçük bebeği olan aileler için aile lavabolarının olmayışı, nadiren olsa da herşeyin annelere göre yapılmış olması  (baba, kız çocuğunu tuvalete götürmez ya talep yok herhalde) Bunlar fiziksel sorunlar gibi görünse de ebeveyn olma stresini arttırıyor. Dolayısıyla yurtdışında ebeveyn olmak daha stressiz ve stressiz ebeveyn eşittir mutlu çocuk diyebiliriz herhalde. ve zaten ülke olarak ne kadar stres altında olduğumuz da malum. İyi eğitim ve çocuklara sunulan imkanların Türkiye'de çok kısıtlı bir kitleye sunulmuş olması da çocuk yetiştirmenin zorluklarından biri  olarak gözümüze çarpıyor.
Türkiye'de çocuk yetiştirmenin nesi iyi dersek? Herşeyden önce kendi çocuğunuzu kendi kültürünüzle büyütmenin avantajı. Çocukların akraba, komşu vs gibi sosyal ilişkilerle büyümesi, günlük problemlere daha alışık olmaları nedeniyle pratik zekalarının gelişmesi, "dünyanın her türlü hali var" konusunu bizzat görerek büyümeleri ve dünyayı Amerika'dan ibaret olmadığını bilmeleri... Son derece öznel olarak da çay-simit, rakı-balık, Barış Manço-Erol Evgin falan bilmeden şu ömürlerini geçirmemeleri:-) Günlük yaşam koşulları iki ülkede çok farklı. Amerika'da eve geç olmayan bir saatte gelebilmek, çocuklarla daha çok zaman geçirebilmek, evdeki işleri bölüşen, temizlikten, tıkanan tuvaleti açmaya herşeyi kendileri yapmak zorunda olan, desteksiz anne-baba modeli ve bunun sonucu kurulmak zorunda olan düzen, kuralların esnemezliği... Ama Türkiye'de herşeyin belirsizliği ve belirsizliğin getirdiği kaçınılmaz esneklik ama buna karşılık ebeveynlere sunulan destek sisteminin (temizlik, yemek, bakıcı, anneanne, babanne yardımları vs) daha ulaşılabilir olması... Yani kıyaslama yapmak çok zor, sonuçta herkes kendi bulunduğu ortama alışıyor herhalde...Bu konuda o kadar çok yazdık ki (http://www.onlineanne.com/2015/06/16/yurtdisinda-yasamanin-zorluklari-2/)... Görünen o ki içimiz daraldıkça da yazmaya devam edeceğiz :-)

Çok teşekkürler...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

gel gör beni

Aşk ile yanmaya başlayınca, "normal" olmak zor, hatta sanırım olanaksız. Yunus Emre'nin çok bilinen ilahisinde bu "normal"den uzaklaşmış hâl anlatılıyor. Her yazıda olduğu gibi, ilahinin tümünü sona sakladım.
Dünyevî aşkta da bir "normal"den uzaklaşma görülür. Elbette buradaki esriklik, ilahî aşktaki gibi değildir. Zaten, hep yazdığım gibi, dünyevî aşk, ilahî aşkın bir eskizi, taslağı sadece. Sevdicekte görüp etkilendiklerimiz ile O'nunla bir olma gayesini kıyaslamak bile anlamsız. 
Aşkın normalden uzaklaşmak olduğu tespiti, edebiyatta da işlenmiş yıllar boyunca. Bugüne kadar okuduklarım arasında en vurucu olanı ise Psikiyatrist Doktor Levent Mete tarafından yazılan Aşk Hastalığı adlı roman. O esriklik halini o kadar iyi tanımlamış ki, okurken iliklerime kadar hissettiğimi hatırlıyorum.
Dünyevî aşk, bence, karşı konulamaz bir arzu ve bir arada olma isteğiyle birlikte başlıyor. Bir an bile yanından ayrılmaya katlanamama, elini elinden, gözünü gözünden…

ODTÜ: Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Madem bugün üniversiteye giriş sınavı yapıldı, o zaman benim de mezunları arasında yer almaktan büyük onur duyduğum üniversitemin en taze fotograflarından bir seçki sunayım. Fotografları Samsung Note 8 ile çektim. Meraklıları için ekleyeyim, telefon benim değil...
bu heykel ile ilgili o kadar çok şey söylenirdi ki. 10 Kasım'da gölgelerin ATA yazdığı en bilineni sanırım. 


ODTÜ'de bir de müze var. Üniversite kurulurken çıkan eserler sergileniyor. Mimarlık fakültesinin yanında...

Mimarlık fakültesi binaları, ODTÜ'de en sevdiğim binaların başında geliyor. Orada hiç ders almamış olsam bile mimarlığın binalarının farklılığı sanırım beni çeken. 

 ve elbette Mimarlık Amfisi. Ne kadar çok etkinlik izledim orada. Ne kadar farklı kişilerle birlikte....









Göksu Restaurant Nenehatun şubesi açıldı

ve beklenen gerçekleşti...Ankara'nın Sakarya caddesine açılan Bayındır sokakta yer alan Göksu, gönüllere taht kurdu. Gerek servisi, gerek yemeklerin lezzeti vazgeçilmezler arasına girdi. Mekanın Kızılay'ın göbeğindeki Sakarya caddesinde olması, kimilerini üzüyordu. Özellikle Kızılay'a hiç inmeyenler, kalabalığı sevmeyenler yukarılarda bir Göksu hayali kuruyordu. Uzun sürdü inşaat. Nenehatun caddesi ile Tahran caddesinin kesiştiği köşede yer alan binanın inşaatının neden bu kadar sürdüğünü pek anlamamıştım, düne kadar. Dışarıdan 4-5 kat görünen bina toplamda 10 katlıymış. Üstte 3 kat içkili restaurant (ki bu bölüm henüz açılmamış), girişte bekleme salonu ve bar-kütüphane, girişin altında işkembe ve kebapçı (ki bu bölüm hizmet vermeye başladı), işkembecinin altı tam kat mutfakmış, onun altında garaj-çamaşırhane ve en altta iki kat konferans salonu olarak düzenlenmiş öğrendiğime göre. İlk ziyaretime ait fotografları (binanın dıştan çekilmiş bir görüntüsü ve iştah açıcı) beğenin…

Kabak kayığı

Mutfak konusunda bir iddiam yok. Yemek tarifleri için bu kadar çok sayfa varken, bir iddiam olması anlamsız olur zaten. Sayfamda tariflere yer vermemin sebebi, ileride bu tarifleri okurken, onları yaptığım zamanı hatırlamak. Anıları kalıcılaştırmak bir yerde. Birbirine bağlı üç tarif, bana ileride bu cumartesi sabahını hatırlatacak. Belki sizlere de faydası dokunur. Fazla uzattım gene. Buyurun ilk tarife: baba kıyağı, kabak kayığı Öncelikle malzemeleri sıralayayım: KabakMantarBezelyeKırmızı biber (kapya)Domates (püresi veya salçası da olur. salça kullanırsanız tuz atmayın)Sert peynir (keçi peyniri, hellim olabilir)Soğan, sarımsakZeytinyağıKarabiber, tuz kabakları hazırlıyoruz
iç hazırlama
kabaklar hazır
Yapılışı hem keyifli hem kolay. Kabakları yıkayıp soymakla işe başlıyoruz. Hemen ardından kabakları ikiye ayırıp, iki yarımın ortalarını boşaltıyoruz. (Kabak içlerini sakın ola atmayasınız. Onlar bir sonraki tarifte kullanılacak.) Bu iş için tatlı kaşığı ile bıçak kullanabilirsiniz. Kayık ş…

Gaziantep'i Ankara'ya taşımak: Beyran Entep Mutfağı Yıldız'da

Gaziantep, Zeugma müzesi, kalesi, çarşısı kadar mutfağıyla da ünlü bir kent. Tatlıları, kebapları, beyran, yuvarlama ve elbette lahmacunu çok özel. Ne mutlu ki artık bu özel tatları denemek için Antep'e kadar gitmenize gerek yok. Ankara'daysanız Yıldız'a gitmeniz yeterli. 
Turan Güneş Bulvarı'nın paraleli olan cadde üzerinde, Hollanda elçiliğinin önünden geçip Çankaya yönünde aşağı doğru ilerlerken sol tarafınızda göreceksiniz Beyran - Entep Mutfağı adlı mekanı. 
Fazla çeşitli olmayan bir menüsü var. Odun ateşli taş fırında pişen lahmacunu Ankara'nın ne lezzetli Antep usulü lahmacunu. Malum, sarımsak da katılıyor içine Antep usulünün. Ancak Beyran'daki lahmacunu öne çıkartan sadece sarımsak değil, hamurun inceliği ve çıtırlığı. 
Beyran, et suyu, sarımsak ve pirinç ile hazırlanan bir çorba. İçerisinde et de var. Antep'te harlı yanan ocağın üzerinden pense ile tutularak indirilip, olanca sıcaklığı ile servis ediliyordu. Beyran'da da aynı usül geçerli. Pense …

Saklıbahçe Restaurant / Çamlıbel Köyü - Güre - Edremit - Balıkesir

Tüm zamanların en uzun başlığı oldu sanırım. Mekanın adresi böyle, yapacak bir şey yok. Sakin kuzey egenin sakin mekanlarında dolaşmaya devam. Edremit ile Ayvacık arasında, eskiden küçük ve şirin olan yerleşim yerleri, şimdilerde halen şirin olsa da artık küçük değil. Özellikle Akçay sokaklarında dolaşırken İstanbul'un sahil mahallelerinde dolaştığınızı düşünebilirsiniz. Yüksek apartmanlar, sokaklar boyu park etmiş arabalar ve büyük şehir telaşıyla bölgenin en bozulmuş yerleşim birimi sanırım.  Güre, belki termal kaynağının getirdiği bir avantaj ile bu bozulmadan Akçay ve Altınoluk kadar etkilenmemiş gibi geldi bana. Halen sakin, halen kasaba havasında. Güre'den Altınoluk yönüne doğru giderken sağa Tahtakuşlar, Çamlıbel levhalarını göreceksiniz. Bu levhaları takip ederek, Kaz dağlarında yer alan Tahtakuşlar ve Çamlıbel köylerine ulaşabilirsiniz. Tahtakuşlar'da sizi bir etnografya müzesi karşılayacak. Çamlıbel'de ise Saklıbahçe. Sanırım köyde başka mekanlar da vardır. Bi…

yola girmek, yolda kalmak, aşkla kalmak

Aşk konusunda yazmaya başladıkça "yol" ve "aşk" kelimelerinin anlamı farklılaştı. Eskiden yol, bir yere ulaşmak için çıkan bir durum iken, artık hayatın kendisi haline geldi. Aslında "iki kapılı han"a girdiğimizden bu yana yaptığımız, "yolda olmak". Ama önemli olan "doğru yolu" "sırat-ı müstakim"i bulmak ve ondan ayrılmamak. 
Yazıldığı kadar kolay bir iş değil, doğru yolu, orta yolu bulmak. Bulduğunu düşündüğü bu yolda kalmak da ayrıca zor. Yoldan çıkartmak için, nefis başta olmak üzere, fırsat kollayanlar çok. Bence, burada kıymetli olan, hayatın içinde ve yolda kalmayı başarmak. Kelâm'ın öğüdü de bu yönde, anlayabildiğim kadarıyla. Hayatın dışına çıkıp, inzivaya çekilip, emir ve yasaklara uymaya gayret tasvip edilmiyor. Dediğim gibi, anladığım kadarıyla. Doğrusunu mutlaka O bilir.
Aşkla kalmak da bu anlamda önemli. Hayatımızın merkezine ilahî aşkı koyup onunla yaşamamız, her daim uyanık kalıp, doğru yoldan sapmamak için m…

İkiz bebekle tatile çıkacaklara öneriler

Blog sayfamdaki yazıları belli kategorilere göre ayırıp etiketliyorum. Yazacaklarımın etiketlenebilecek şeyler olmasına özen gösteriyorum. Kısacası her aklıma geleni bloga yazmıyorum. Bugün canım sıkıldı, bari canımın sıkıldığını tüm dünya duysun demiyorum. Biraz bu nedenle, biraz yazarın anonimliğini korumasını sağlama kaygısıyla özel hayatıma ilişkin paylaşımları sınırlı tuttum bu güne kadar. Bu yazı yukarıda anlattıklarımla çelişse bile tatile çıkmadan önce yaptığım internet aramalarında işe yarar çok az bilgi bulabildiğim için ikiz bebek sahiplerine deneyimlerimi aktarayım istedim. Bu yazı ile birlikte yeni bir etiket bloga merhaba diyor: İkiz büyütmek. Bu etiket altında, çok sık olmamakla birlikte, ikiz büyütürken yaşadıklarımı paylaşacağım.

Paşaların Hesaplaşması / Kazım Karabekir

Zeyrekli Kazım Bey ya da soyadı kanunu ardından Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında en önemli figürlerden birisidir. Bizlere okutulan tarih kitaplarında bu önemi pek anlaşılmaz. Zaten bizlere okutulan tarih kitaplarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden neredeyse hiç bahsedilmez. Ülkeyi Vahdettin ve Damat Ferit birlikte batırmış, Mustafa Kemal de kurtarmıştır. Ne 1908'den ne 1876'dan ne bunların 1923'e etkilerinden söz edilir. Neyse, bu konuda daha yazacak çok şey var, ama öncelikle okumak ve "bilgi sahibi olmak" gerek. "Fikir sahipliği" sonra... Gelelim bu önemli çalışmaya. Öncelikle Paşaların Hesaplaşması, kitabın tam adı değil. "İstiklâl Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik?" Paşaların Hesaplaşması'nın hemen altında yer alıyor. Kurtuluş Savaşı dönemine dair Karabekir anıları için ilginç bir başlık değil mi? Kitabı yayına hazırlayan Prof. Faruk Özerengin ve basan Emre Yayınları. İlk baskısı 1991 yılında yapı…

Körfezin incisi Küçükkuyu'da: Baykuş Bar

Küçükkuyu Belediyesi'nin sloganı "Ege'nin başladığı yer". Edremit Körfezi'nin en batı ucu Küçükkuyu. Bu şirin belediyelik, Çanakkale'nin güney doğu sınırını da oluşturuyor. Mıhlı çayını Edremit yönüne doğru geçtiğinizde artık Altınoluk'a, ki kendisi Balıkesir'e bağlı, girmiş oluyorsunuz. 
Baykuş Bar, 2013 yılı yazının ortasında açıldı. İnşaatını gün gün izledik. Temmuz ve ağustos, Küçükkuyu'nun en dolu olduğu aylar. Baykuş, 2013 ağustosunun ortasında açıldı. Zaman zaman oturduğumuz ve güzel müzik çalan farklı mekanın sahibi Semih Göksel ile bir söyleşi gerçekleştirdim. Semih Abi, Ankara kaçkını. Söyleşide yer alan fotografları da kendisi gönderdi. Peynir tabağı fotografı bana ait sadece. Karşınızda Baykuş Bar. 
Herkese iyi pazarlar. Bir önemli not, kıymetli sosyal medya takipçilerime. Evet, ülkede bunlar yaşanırken ben bunlarla uğraşıyorum. En azından bir şeyler uğraşıyorum. Siz, size gelenleri yeniden yayınlamak dışında ne yapıyorsunuz? Gönderdiğin…