Ana içeriğe atla

ACupOfCaffein.blogspot.com henüz ziyaret etmediyseniz büyük kayıp

2008 yılının başlarıydı. Prag gezisi öncesi, blog sayfalarında Prag yazıları arıyordum. ACupOfCaffein ile ilk karşılaşmama Prag vesile olmuştu. Köprüler kentinin en meşhur köprüsü hakkında, son derece etkileyici bir yazıya rastlamıştım. Hep yaptığım gibi, hemen blogun sahibine bir e-ileti gönderdim. Gelen yanıt, o günden beri süren bir tanışıklığın başlangıcıydı. 

ACupOfCaffein'in yazarı/sahibi Arzu Hanım'ı tanımam. Kendisini görmeyi bırakın sesini duymuşluğum bile yoktur. Hakkında bildiklerim, adı, İstanbul'da yaşadığı ve bir blogu olduğundan ibarettir. Zaten fazla bilgiye de ihtiyacım yok, yazdıklarından ve çektiği fotograflardan etkilenmek için. 2005 yılından bu yana var olan ACupOfCaffein, özellikle İstanbul, çiçek, makro ve doğa fotografları meraklıları için arayıp da bulunamayacak hazine niteliğinde. Zaman zaman bloguna gönderdiğim yorumlardan öğrendiğime göre fotograf eğitimi almamış. Bu durum, fotograf da bir sanattır ve eğitim sadece teknik öğretmesi bakımından işe yarar, yararsa tezimi doğruluyor. 

Blogun yeni düzeninde söyleşi yapmak istediğim ilk isimlerden birisiydi Arzu Hanım. Söyleşide kullandığım fotograflar Arzu Hanım'ın çektiklerinin çok küçük bir bölümü. Benim en sevdiklerim diyebilirim. Aslında, çok sevdiğim daha bir çok kare var. Ancak yazıya eklenebilecek fotografın da bir sınırı var. 

Lafı gene çok uzattım, buyurun Arzu Hanım söyleşisine:

1. Blog yazmaya aşağı yukarı aynı zamanlarda başlamışız. Sizin de 10 yıl olmuş, dile kolay. İlk dönem gönderilerinize baktığımda yazı çok, fotograf ise onu süslemek için kullanılıyor. İlk yazılarınızda fotograflar, fotograf eğitimlerinde söylenen bir ifadeyle "anı fotografı" niteliğinde. Kompozisyon, ışık, ilerleyen yıllarda çok değişiyor ve bence artık kendinize ait bir fotograf dilini geliştirmiş durumdasınız. 
Bu uzun tespitten sonra geleyim soruya; ilk zamanlardaki gibi yazmıyorsunuz artık. Bol fotograf, ama az yazı. Bu değişikliğin nedeni;
  • yaz yaz bir şey değişmiyor. Ben de yoruldum artık
  • fotografla anlatmak yetiyor, zaten kimse okumuyor
  • vaktim azaldı anca buna yetişebiliyorum


Bu değişikliğin nedeni  sıraladığınız 3 şıktan da bir parçanın olması! Ama asıl nedeni araştırma ve paylaşma heyecanımda  duraksama dönemine girmiş olmam diyebilirim…  Blog ve yazma maceram bir arkadaşımın hadi sana blog açalım demesiyle 2005 yılında başladı ve “acupofcaffein” hayata geçti. Amacım okuyucularımın bir fincan kahve veya çay içerken yazılarımı okumaları ve kafeinin verdiği enerji gibi yazılarımdan da aynı heyecan ve  keyfi almalarıydı. 

İlk yıllarda acupofcaffeine ,gezi, yemek  gibi teması olan bir blog değildi. O dönemde, günlük olarak öğrendiğim bilgileri hemen yazmaya çalışıyordum. Çok meraklı bir insan olunca gün içinde cevabını araştıracağım birçok soru karşıma çıkıyor örneğin:  karıncalar  ne kadar uyur, dünyanın en derin yeri kaç metre, yunuslar ağlar mı?, bir kişi ortalama yılda ne kadar çöp çıkarır, ilk sandalet nasıl üretildi, bulutların üstünden yağmur nasıl gözükür vb. 

Sorularımın cevabını bulunca da unutmamak adına gün içinde hemen dostlarımla paylaşıyorum, blogum olunca da orada yazmaya başlayarak, okuyucularla paylaşmaya başladım.  Bilgilerin düz yazı formatında olması bana yeterli gelmiyor, görsel olarak da bilgiyi görmem gerekiyor o yüzdende fotoğraflarla yazılarımı şekillendirmek hoşuma gidiyor.

Yıllar içinde Acupofcaffeine sayesinde çok arkadaşım oldu. Birbirimize yazdığımız yorumlar bana keyif vermeye başladı. Böylece blogum biraz daha şekillendi. İlk yıllarda fotoğraflarda, yazılarda bana ait değillerdi. Oradan buradan derlediğim yazılar veya fotoğraflarlar vardı. Bloguma yapılan yorumların verdiği coşkuyla  daha sonraları  kendi yazılarımı ve fotoğraflarımı paylaşmaya başladım. Seyahat etmesini sevdiğim ve yaşadığım şehri her noktasına kadar bilmeyi isteyen birisi olduğum için acupofcaffeine'nin teması gezi ağırlıklı odu. Hoş bana göre hala kişisel günlük (her ne kadar haftalık veya aylık olarak yazılsa da).

Yurtdışı seyahatlerim olunca araştırmalarım neredeyse 1 yıl öncesinden, Yurt içi seyahatlerim içinde  2-3 ay öncesinden başlıyor,  hal böyle olunca da deli gibi bilgi birikimi oluyor bunları yazmak ve kişilerin benim deneyimlerimden faydalanması ve memnun kalmaları hoşuma gidiyor. Çünkü bende bilgiye başkalarının yorumlarından ulaşıyorum. Aslında fotoğrafa bakınca ve yazıyı okuyunca hemen hemen her ikisi de birbirini bütünlüyor. Fotoğrafta neyi göstermek istiyorsam yazıda da onu yazıyorum. 
Sanırım fotoğraf kalitesi artınca, gidilen mekanların çeşitliliği azalınca yazı yazma olayımda duraklamaya girdi. Oysa konuşmayı sevdiğim kadar yazmasını da seviyorum. :)

Özetlemem gerekirse, gittiğim yerleri bir sonraki gidişimde aynen görmek istiyorum ama ne yazık ki o yer popüler olunca hiçbir özelliği kalmıyor. Örneğin Palamutbükü hakkında yazdığım yazı o kadar çok tıklanıyor ki ben bile inanamıyorum.  Zaten bu yıl gittiğimde ne duruma geldiğini gördüm. O yüzden gittiğim yerlerin reklamını yapmamak ve daha fazla zarar görmelerini istememek adına da yazmamaya başladım diyebilirim.  Bir başka nedende  her şey fotoğraflarım yüzünden onlar kendi başlarına çok şey anlatmaya başlayınca bana da susmak kaldı… 



2. Geçenlerde bir şey farkettim, yıllara göre yazı sayım değişkenlik gösteriyor. Aynı durum sizin blog için de geçerli. Sizce bunun bir nedeni var mı? Tamamen tesadüf mü?

Bu sorunun cevabı için hemen bloguma ve yıllara bir bakayım….! Hmmmm… evet çiftli yıllarda daha çok gezmişim…  2012 hariç…. O yılın ikinci yarısında günde neredeyse 21 saat çalışıyordum. Uyku, yemek ve gezmek gibi benim için elzem olan şeylere vakit ayıramıyordum. O nedenle 2012 yılında hiç blogumla ilgilenmemişim.

Yazı sayısı tamamen vakit ve gezme olayı ile ilgili… Ne kadar çok gezersem o kadar fazla paylaşım yapıyorum.

İstanbul ve yakın civarlarındaki her yeri hemen hemen gördüğümüz için tekrar tekrar aynı yerlere gitmek istemiyoruz. Zira ulaşım çok büyük bir problem olmaya başladı. Trafikte harcadığımız zaman artınca isteksizlik boyutumuz da artmaya başladı.   





Yukarıdaki çay fotografı beni benden götürür her gördüğümde. O martının kanatlarının açıklığı, kare içerisindeki yeri, çayın içerisinden görünen güneş, denizin üzerindeki "yol"...

3. Blogunuzda özellikle İstanbul'un az bilinen yerlerine ait bir çok paylaşım var. Çok başarılı fotograflar ile süslü bu paylaşımlar, anlayan için, altın niteliğinde. Ancak bir sorun var bana kalırsa. Bu yazdıklarınız, ne acıdır ki, bizden başkası tarafından anlaşılamıyor. İngilizce bildiğinizi varsayarak soruyorum, Pariste.NET'in İstanbul'a uyarlanmış halini, bu kez İngilizce yazsanız ve Ahmet Bey'e de önerdiğim gibi bu bilgileri basit bir uygulamada birleştirip cep telefonlarından erişilebilir hale getirseniz. Diyelim ben İstanbul'a gelen bir turistim, sizin uygulamanızı indirdiğimde Here +'taki gibi etrafımda neler var, oralara ilişkin bilgileri okuyabilse çok ilgi çekici olur diye düşünüyorum. İstanbul Guide gibi bir şey yani aslında önerdiğim. 

Aslında benimde birkaç aydır böyle bir düşüncem var. Hatta yeni blogumun ismini buldum bile…:) orada hem Türkçe hem de İngilizce yazmak istiyorum. Söylediğiniz uygulamalara bakacağım. İstanbul net, İstanbul rehber gibi bir çok site var ama hepsinde aynı şeyler yazılı, aynı yerlere verilen puanlar. Aslında reklamı hiç yapılmayan ve ismi duyulmayan kenarda köşede kalmış çok mekan var. Onlarında tanınması iyi olur…. 

Bir de İstanbul sadece boğaz, taksim ve Eminönü'nden ibaret değil. :) Görülmesi ve yaşanması gereken çok mekan var…

Yukarıdaki kare de diğer favorim. Ters ışık, Arzu Hanım'ın sıklıkla kullandığı, sevdiği bir fotograflama tekniği. Pozlamayı ışığın yoğun geldiği bölgeye göre ayarlayınca, öndeki objeler siluete dönüşüyor. Bu fotografın çerçevesi biraz daha değişik olabilirdi belki ancak gene de çok beğenirim.

Aşağıdaki fotograf, ise kompozisyon derslerinde örnek olarak gösterilebilecek kadar başarılı. Arzu Hanım'ın şansına, gökyüzü de işini kolaylaştırmış.


4. Sayfanızda hiç reklam yok. Bu bilinçli bir tercih sanırım. Siz ticari amaç için sayfanızı kullanmazken sizin fotograflarınızı izinsiz kullananlar olmuştu. Bir dönem o güzelim fotografların üzerine sayfanın adresini bindirmek durumunda hissetmiştiniz. Neyse sonra vazgeçtiniz sanırım. Bu konu ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Sayfamda reklam olmaması tamamen bilinçli bir tercih. Sayfamı okuyan kişilerin görsel rahatlığını düşündüm. Her yerde bir reklam olayı var. Sürekli bir şekilde gözümüzü alan ve bizi tıklamak zorunda bırakan.  Oysa acupofcaffeine’i okuyan kişilerin böyle bir rahatsızlık duymalarını istemiyorum. Sayfamı okurken veya fotoğraflara bakarken bir fincan kahve keyfinde tat almalarını ve birkaç dakikalarını sadece yoğunlaştıkları o anda yaşamalarını istiyorum. 

Bir okurdan çok çirkin yorumlar geldi fotoğraflarım ve üzerlerinde sayfa adresim hakkında. Sanıyorum fotoğraflarımı izinsiz kullanan kişilerden birisiydi… 

Benim karşı olduğum şey izinsiz kullanım. Yoksa internette yayınlamazdım.  Milliyet gazetesinden bir yazar Ayvalıkta çektiğim manastır fotoğrafımı ismimi vererek paylaşmak istemişti ve bunun için benden izin istediği andaki mutluluğumu ve keyfimi anlatamam. Ne yazık ki birçok tur firması fotoğraflarımı izinsiz kullanıyor, instagram da fotoğraflarım paylaşılıyor vs.  Aslında ismimi yine fotoğraflarımın üzerine yazmak istiyorum ama bunun için zamanım yok. Fotoğraflarımı derlemek ve onları yayına hazır hale getirmek başlı başlına bir iş. Birde ayrı bir programa girip isim eklemek extra bir zaman …
Hayat ve bilgi paylaştıkça güzel. O nedenle paylaşıyorum … Keşke izinsiz kullanıcılarım da benim emeğime saygı duyarak aynı düşüncede olsa. Ama ne yazık ki ne yaşadığım toplumu ne de insanları değiştirebilirim.  


ve elbette Ayhan Sicimoğlu. Biz de hastasıyız efendim :) İstanbul'da yaşamanın, belki tek güzelliği. Bir çok ünlü ile karşılaşma, ortam paylaşma olanağı. Ben gene de almayayım. İstanbul'un benim için en güzel yanı Ankara'ya dönüşü :)

Çok teşekkürler Arzu Hanım. 
İyi ki varsınız.
İyi ki yazıyorsunuz....

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Göksu Restaurant Nenehatun şubesi açıldı

ve beklenen gerçekleşti...Ankara'nın Sakarya caddesine açılan Bayındır sokakta yer alan Göksu, gönüllere taht kurdu. Gerek servisi, gerek yemeklerin lezzeti vazgeçilmezler arasına girdi. Mekanın Kızılay'ın göbeğindeki Sakarya caddesinde olması, kimilerini üzüyordu. Özellikle Kızılay'a hiç inmeyenler, kalabalığı sevmeyenler yukarılarda bir Göksu hayali kuruyordu. Uzun sürdü inşaat. Nenehatun caddesi ile Tahran caddesinin kesiştiği köşede yer alan binanın inşaatının neden bu kadar sürdüğünü pek anlamamıştım, düne kadar. Dışarıdan 4-5 kat görünen bina toplamda 10 katlıymış. Üstte 3 kat içkili restaurant (ki bu bölüm henüz açılmamış), girişte bekleme salonu ve bar-kütüphane, girişin altında işkembe ve kebapçı (ki bu bölüm hizmet vermeye başladı), işkembecinin altı tam kat mutfakmış, onun altında garaj-çamaşırhane ve en altta iki kat konferans salonu olarak düzenlenmiş öğrendiğime göre. İlk ziyaretime ait fotografları (binanın dıştan çekilmiş bir görüntüsü ve iştah açıcı) beğenin…

Kabak kayığı

Mutfak konusunda bir iddiam yok. Yemek tarifleri için bu kadar çok sayfa varken, bir iddiam olması anlamsız olur zaten. Sayfamda tariflere yer vermemin sebebi, ileride bu tarifleri okurken, onları yaptığım zamanı hatırlamak. Anıları kalıcılaştırmak bir yerde. Birbirine bağlı üç tarif, bana ileride bu cumartesi sabahını hatırlatacak. Belki sizlere de faydası dokunur. Fazla uzattım gene. Buyurun ilk tarife: baba kıyağı, kabak kayığı Öncelikle malzemeleri sıralayayım: KabakMantarBezelyeKırmızı biber (kapya)Domates (püresi veya salçası da olur. salça kullanırsanız tuz atmayın)Sert peynir (keçi peyniri, hellim olabilir)Soğan, sarımsakZeytinyağıKarabiber, tuz kabakları hazırlıyoruz
iç hazırlama
kabaklar hazır
Yapılışı hem keyifli hem kolay. Kabakları yıkayıp soymakla işe başlıyoruz. Hemen ardından kabakları ikiye ayırıp, iki yarımın ortalarını boşaltıyoruz. (Kabak içlerini sakın ola atmayasınız. Onlar bir sonraki tarifte kullanılacak.) Bu iş için tatlı kaşığı ile bıçak kullanabilirsiniz. Kayık ş…

Gaziantep'i Ankara'ya taşımak: Beyran Entep Mutfağı Yıldız'da

Gaziantep, Zeugma müzesi, kalesi, çarşısı kadar mutfağıyla da ünlü bir kent. Tatlıları, kebapları, beyran, yuvarlama ve elbette lahmacunu çok özel. Ne mutlu ki artık bu özel tatları denemek için Antep'e kadar gitmenize gerek yok. Ankara'daysanız Yıldız'a gitmeniz yeterli. 
Turan Güneş Bulvarı'nın paraleli olan cadde üzerinde, Hollanda elçiliğinin önünden geçip Çankaya yönünde aşağı doğru ilerlerken sol tarafınızda göreceksiniz Beyran - Entep Mutfağı adlı mekanı. 
Fazla çeşitli olmayan bir menüsü var. Odun ateşli taş fırında pişen lahmacunu Ankara'nın ne lezzetli Antep usulü lahmacunu. Malum, sarımsak da katılıyor içine Antep usulünün. Ancak Beyran'daki lahmacunu öne çıkartan sadece sarımsak değil, hamurun inceliği ve çıtırlığı. 
Beyran, et suyu, sarımsak ve pirinç ile hazırlanan bir çorba. İçerisinde et de var. Antep'te harlı yanan ocağın üzerinden pense ile tutularak indirilip, olanca sıcaklığı ile servis ediliyordu. Beyran'da da aynı usül geçerli. Pense …

yola girmek, yolda kalmak, aşkla kalmak

Aşk konusunda yazmaya başladıkça "yol" ve "aşk" kelimelerinin anlamı farklılaştı. Eskiden yol, bir yere ulaşmak için çıkan bir durum iken, artık hayatın kendisi haline geldi. Aslında "iki kapılı han"a girdiğimizden bu yana yaptığımız, "yolda olmak". Ama önemli olan "doğru yolu" "sırat-ı müstakim"i bulmak ve ondan ayrılmamak. 
Yazıldığı kadar kolay bir iş değil, doğru yolu, orta yolu bulmak. Bulduğunu düşündüğü bu yolda kalmak da ayrıca zor. Yoldan çıkartmak için, nefis başta olmak üzere, fırsat kollayanlar çok. Bence, burada kıymetli olan, hayatın içinde ve yolda kalmayı başarmak. Kelâm'ın öğüdü de bu yönde, anlayabildiğim kadarıyla. Hayatın dışına çıkıp, inzivaya çekilip, emir ve yasaklara uymaya gayret tasvip edilmiyor. Dediğim gibi, anladığım kadarıyla. Doğrusunu mutlaka O bilir.
Aşkla kalmak da bu anlamda önemli. Hayatımızın merkezine ilahî aşkı koyup onunla yaşamamız, her daim uyanık kalıp, doğru yoldan sapmamak için m…

Paşaların Hesaplaşması / Kazım Karabekir

Zeyrekli Kazım Bey ya da soyadı kanunu ardından Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında en önemli figürlerden birisidir. Bizlere okutulan tarih kitaplarında bu önemi pek anlaşılmaz. Zaten bizlere okutulan tarih kitaplarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden neredeyse hiç bahsedilmez. Ülkeyi Vahdettin ve Damat Ferit birlikte batırmış, Mustafa Kemal de kurtarmıştır. Ne 1908'den ne 1876'dan ne bunların 1923'e etkilerinden söz edilir. Neyse, bu konuda daha yazacak çok şey var, ama öncelikle okumak ve "bilgi sahibi olmak" gerek. "Fikir sahipliği" sonra... Gelelim bu önemli çalışmaya. Öncelikle Paşaların Hesaplaşması, kitabın tam adı değil. "İstiklâl Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik?" Paşaların Hesaplaşması'nın hemen altında yer alıyor. Kurtuluş Savaşı dönemine dair Karabekir anıları için ilginç bir başlık değil mi? Kitabı yayına hazırlayan Prof. Faruk Özerengin ve basan Emre Yayınları. İlk baskısı 1991 yılında yapı…

Körfezin incisi Küçükkuyu'da: Baykuş Bar

Küçükkuyu Belediyesi'nin sloganı "Ege'nin başladığı yer". Edremit Körfezi'nin en batı ucu Küçükkuyu. Bu şirin belediyelik, Çanakkale'nin güney doğu sınırını da oluşturuyor. Mıhlı çayını Edremit yönüne doğru geçtiğinizde artık Altınoluk'a, ki kendisi Balıkesir'e bağlı, girmiş oluyorsunuz. 
Baykuş Bar, 2013 yılı yazının ortasında açıldı. İnşaatını gün gün izledik. Temmuz ve ağustos, Küçükkuyu'nun en dolu olduğu aylar. Baykuş, 2013 ağustosunun ortasında açıldı. Zaman zaman oturduğumuz ve güzel müzik çalan farklı mekanın sahibi Semih Göksel ile bir söyleşi gerçekleştirdim. Semih Abi, Ankara kaçkını. Söyleşide yer alan fotografları da kendisi gönderdi. Peynir tabağı fotografı bana ait sadece. Karşınızda Baykuş Bar. 
Herkese iyi pazarlar. Bir önemli not, kıymetli sosyal medya takipçilerime. Evet, ülkede bunlar yaşanırken ben bunlarla uğraşıyorum. En azından bir şeyler uğraşıyorum. Siz, size gelenleri yeniden yayınlamak dışında ne yapıyorsunuz? Gönderdiğin…

Cölanj / Taylan Kara

Taylan Kara'nın 160 sayfalık eseri Hayal Yayıncılık'tan Ağustos 2008'de çıkmış. Farklı bir eser Cölanj. Yayınevi roman olarak sınıflandırmış. Edebiyat ile bilgim fazla olmasa da ilgimden ötürü novella olarak sınıflandırmanın daha doğru olduğunu düşündüm okuduktan sonra. Sınıflandırmanın ne önemi var bilemiyorum.
Kitabının adının ne anlama geldiğini merak etmiş olabilirsiniz. eserin son sayfasından bir alıntı ile merakınızı gidereyim ya da arttırayım: "Cölanj, kanalizasyona ve gezegene karışan her şeyin ortak adı...Cennetlerinin Özel Labirentlerinde Alçaklaşanların Nostaljik Jestleri...Cellatlarının Öğretileriyle Laboratuvarlarda Alıklaşan Nadide Jenerasyon...Cesetleşmeden Önce Lağımdan akan Neslimizin Jeneriği...Cölanj, çok uzun süredir bir uygarlık durumu..." s. 160Evli ve bir çocuklu, beyaz yakalı, İstanbul'da yaşayan kahramanın, Ali'nin "hayatından bir kesit" diyebiliriz eserin konusu için. Elbette bu çok yüzeysel bir tarif olur. "Hayatınd…

Affiliate Programları

Pazarlama konusunda çalışanlar başlığın neyi ifade ettiğini bilirler. Bu alan dışında çalışanlar ise bilmeden kullanırlar "affiliate" programlarını. Sık gittiğiniz markette size verilen bir üyelik kartı ile size özel indirimler sağlanması bir örneğidir bu uygulamanın. Başka bir çok örneği verilebilir. Mesela üyesi olduğunuz dernek, tutup çeşitli kurum ve kuruluşlarla masaya oturup üyelerine avantajlar sunulmasını talep edebilir. Böylece bu derneğe üyeliğinizin maddi bir faydasını görüp dernekle aranızdaki gönüllü ilişkiyi maddi çıkarla sağlamlaştırmış olursunuz. Mezunlar dernekleri, kulüpler, köy dernekleri bu tip anlaşmalar yaparak hem üyeliği cazip hale getirmeye çalışırlar hem de mevcut üyelerinin maddi çıkar elde etmesiyle derneğe daha bir şevkle geleceklerini düşünürler.  Buraya kadar, herşeyi metalaştıran ve metalaştırdıkça da değersizleştiren kapitalizmin bir uygulaması / aldatmacası olarak görüp sessiz kalınabilir uygulamalara. Hatta, madem düzenin içindeyiz o zaman u…

İkiz bebekle tatile çıkacaklara öneriler

Blog sayfamdaki yazıları belli kategorilere göre ayırıp etiketliyorum. Yazacaklarımın etiketlenebilecek şeyler olmasına özen gösteriyorum. Kısacası her aklıma geleni bloga yazmıyorum. Bugün canım sıkıldı, bari canımın sıkıldığını tüm dünya duysun demiyorum. Biraz bu nedenle, biraz yazarın anonimliğini korumasını sağlama kaygısıyla özel hayatıma ilişkin paylaşımları sınırlı tuttum bu güne kadar. Bu yazı yukarıda anlattıklarımla çelişse bile tatile çıkmadan önce yaptığım internet aramalarında işe yarar çok az bilgi bulabildiğim için ikiz bebek sahiplerine deneyimlerimi aktarayım istedim. Bu yazı ile birlikte yeni bir etiket bloga merhaba diyor: İkiz büyütmek. Bu etiket altında, çok sık olmamakla birlikte, ikiz büyütürken yaşadıklarımı paylaşacağım.

Kanallar, Demir Özlü

Demir Özlü'den okuduğum ikinci kitap Kanallar. Amsterdam'da geçen bir arayış öyküsü. Öykünün kahramanı, anlaşıldığı kadar Özlü'nün kendisi. Çünkü kitabın anlatı türünde olduğu belirtilmiş. Böyle bir bilgiye sahip olmasak uzun öykü gibi okuyabiliriz eseri. Ana'yı arayışın uzun öyküsü. Ana kim, hikayesi ne bilmiyoruz. Belki önemi de yok böyle bir bilginin. Ana'yı arayışına tanık olurken, bir yandan geçmişte hayatına giren kadınları okuyoruz. Sürükleyici bir kitap. Yazarın karşısına çıkan arayış içinde olan başkaları da oluyor kitap boyunca. Bu arayış Ana'yı mı yoksa yazarın kendi kendisini mi araması? Bir önemi var mı?
Can yayınlarından çıkmış Kanallar'ın baskısı tükenmiş. Ben Kızılay'da sokak sergisinde bulup aldım. 1 TL'ye satılıyordu orijinal kitap. Aynı sergide Berlin Güncesi 1989 İlkbaharı adlı eserini aldım Özlü'nün, Gene 1 TL'ye.