Perşembe, Temmuz 25, 2013

yaptığı işi sevmeyen / sevdiği işi yapamayanlar ülkesi

Sonunda ülkemizin, istediğimiz düzeyde, gelişememesinin asıl sebebini buldum. Eğer gelişmişlik düzeyimiz sizi tatmin ediyorsa, yazının geri kalanını okumanıza gerek yok. Tespitim ve iddiam şudur. Maddeler halinde sıralayayım:
  • Ülkemizde insanların büyük çoğunluğu bir işe girebilmek, bir meslek edinebilmek amacıyla üniversite okuyor / okumak istiyor.
  • İşin bu kısmında da bir tuhaflık var aslında. Meslek liseleri, meslek yüksek okulları bu işe daha uygun yerler bence. Gene de bu noktada fazla durmayıp bu iş sahibi olmak için üniversiteye giren insanların durumuna bakalım. Üniversitede okuyacağı bölüme bir sınavdan aldığı puana göre karar veriyor. 
  • Kendimden örnek vereyim. Üniversiteye girdiğim dönemde iki basamaklı sınav sistemi vardı ve tercihlerimizi ikinci sınava girmeden önce yapıyorduk. Yani henüz kaç puan aldığımızı, sınavın nasıl geçtiğini bile bilmeden. Tercihlerimi bilgisayar / elektronik / bilgisayar / elektronik / tıp / tıp / tıp şeklinde sıralamıştım. Üniversiteye girdiğim 1991 senesinde mühendislikler matematik ağırlıklı puan ile, tıp fakülteleri ise fen ağırlıklı puan ile öğrenci alıyordu. Benim matematik puanım dördüncü tercihim olan ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği'ni neredeyse taban puandan tuttu. Doğru yapmış olduğum bir soruyu boş bırakmış olsaydım bir alttaki Hacettepe İngilizce Tıp öğrencisi olacaktım, çünkü fen puanım matematik puanımdan yüksek gelmişti. 
  • Üniversite tercihlerini yaptığımız 18'li yaşlar, meslek seçimi için pek doğru yaşlar gibi gelmiyor bana. Hele o yıla kadar sınava hazırlanma, okul / dersane / özel ders üçgeninde boğulup hayatımızın geri kalanını nasıl geçireceğimizi belirleyen meslek seçimi konusunda hiç bilgimiz olmayınca. Şimdi dönüp bakıyorum, tıp benim karakterime ne kadar uzak bir alan. 
  • Peki ben mühendislik yerine tıp fakültesine gitmiş olsaydım ne olacaktı? Mutsuz ve umutsuz bir şekilde okuyup belki kendimi kliniği olmayan bir uzmanlıkla sistemin olabildiğince dışına atmaya çalışacaktım. Belki de her sabah, bir gün bitecek ve ben emekli olacağım, bu işten kurtulacağım diyerek hastaneye gidecektim.  
  • İşte benim tespitim bu yönde. Ne acıdır ki, insanlarımızın büyük bölümü yaptıkları işten mutlu değil. Çalıştıkları işi para kazanabilmek için yaptıkları bir yük / angarya / çile olarak görüyorlar. Yaptığınız işi böyle görünce bu işi düzgün yapmanız olanaklı değil. 
  • Peki çaresi var mı? Bana göre bu sistemde çaresini bulmak için büyük bedellere katlanmak zorundasınız. Yıllarca tıp doktoru olarak çalışan birisinin, aslında bu iş bana göre değilmiş dedikten sonra yeni bir hayat kurması hiç kolay değil. 
  • Örnekleri hep tıp üzerinden verdim. Aslında her meslek alanı için geçerli bu tespit. İnsanlar işlerini sevmedikleri için asgari bilgiyle yetiniyorlar. Kimse, zorunlu kalmadıkça ya da kendisine maddi bir geri dönüş olacağını düşünmedikçe kendisini geliştirmiyor. Bu son tespitim tıp doktorlarını pek kapsamıyor. Onların bir çoğu kendisini geliştirmek için uğraşıyor. Tabii bu uğraşın ne kadarı zorunluluktan (maddi beklenti mesela) ne kadarı gönüllü bilmek mümkün değil.
Biraz kışkırtıcı bir metin oldu farkındayım. Benim önemsediğim bir konu, sevdiğim işi yapmak. Bu yüzden bilerek bu kadar köşeli ifadeler kullandım. Umarım, birileri bu yazdıklarımı üzerine alınır ve yazacakları yorumlarla bu fikirlerin olgunlaşmasına katkıda bulunur... 
not: bu fotograf Kadıköy'de Sahaf Kafe'nin önünde çekildi. Sene 1998 olmalı. Film siyah-beyaz ve o zamanlar filmli makineler kullanılıyordu.

Hiç yorum yok: