Pazartesi, Haziran 24, 2013

Ne yapıyorum acaba?

Yazıyı yayınlayıp yayınlamayacağımı bilmiyorum. Yayınlarsam bile bu ilk yazdığım hali mi olacak emin değilim. (Yayınlarken, yazının ilk halini koruduğumu belirtmek isterim!) İşin doğrusu ne yazacağımdan da emin sayılmam. Ankara’dan 17’ye doğru kalkan bir uçakla Münih’e doğru yol alırken, kalkışın üzerinden neredeyse 45 dakika geçmişken yazıyorum. Durup düşünmek ve/veya okumak dışında bir şey yapmak istediğimden netbook’u çıkarttım. Yazdıklarımı, eğer yayınlarsam, okuduğunuzda ben muhtemelen (bu kelimeyi o kadar severek kullanıyorum ki henüz 4 yaşını yeni bitiren kızım da konuşmalarının arasında kullanmaya başladı) Krakow’da otelime yerleşmiş olacağım.

Başlığa dönersem, gerçekten de ne yapıyorum acaba? Kimse beni zorlamamışken, para vermiyorken, sadece kendimi geliştirmek uğruna önce Londra’ya ardından Krakow’a gidiyorum. Onca yol parası, onca otel parası, Londra için vize parası ve her ikisinde 15’er liradan yurt dışı çıkış harçları. Nereden baksan toplamda bir aylık maaşım kadar parayı harcamışımdır. Peki, ne için? Nedir bu bitmeyen, bitecek gibi de görünmeyen çabamın asıl nedeni? Linkedin mi beni böyle arayışlara, çabalara iten? Yoksa on beş yıldan uzun süredir devam eden tek düze iş hayatının getirdiği sıkıntıdan kurtulma çabası mı?
Aslında başlıktaki soru, kafamın karışıklığının bir ispatı niteliğinde. Bir yandan kamunun güvenli limanında yüzmek istiyorum, bir yandan ise farklı denizleri keşfetmek. Bu seyahatlerim, kendimi iyi hissetmem dışında bir şeye yarayacak mı? Bana yeni kapılar açacak mı? Açmasını istiyor muyum gerçekten? Bilmiyorum.
Dün Ankara’ya dönerken, uzun otobüs yolculuğum sırasında birkaç film seyrettim. Şu an seyahat etmekte olduğum Lufthansa uçağıyla kıyasla, eğlence açısından fazlasını sunan otobüste iki film kanalı bulunuyordu. Her koltuğun arkasındaki ekranlarda döne döne yayınlanıyordu filmler. Kamil Koç, tercihlerini Fransız filmlerinden yana kullanmıştı. Romantik komedi, dram olarak nitelendirilebilecek yeni tarihli filmlerin isimlerini bilmiyorum ne yazık ki. Bu filmlerin birinde, 30’larının ortalarında yalnız yaşayan ve yalnızlıktan şikayet etmeyen , iş-güç sahibi bir kadın hayatında herşey yolunda giderken kolon kanseri olduğunu öğreniyordu. Bu bilgiyle birlikte altüst olan hayatını, hayatın anlamını sorgulayışını izledim. Filmde şöyle bir ifade geçiyordu: “Herkes bir gün ölecek, bunu hep biliyordun. Öyleyse neden korkuyorsun?” Kadın kahraman, “ Evet ama daha yapmak istediğim çok şey vardı” yanıtını veriyor haliyle. Filmde, Tanrı veya melek olarak değerlendirebileceğimiz karakter ise “her zaman yapmak istediklerin olacaktır” diyor. Gerçekten ne ilginçtir bu ölüm meselesi. Bilincimiz oluştuğundan itibaren öleceğimizin farkında olarak yaşarız. Ama sanki ölüm bizden çok uzaktaymış gibi davranırız. Yazdıklarımın dinle doğrudan ilgisi yok. Din konusunda ne yazmayı ne konuşmayı sevenlerdenim. Herkesin kendine göre bir inandığı var, kiminin inandığı hiçbir şey yok. Benim derdim bunlar değil.
Ölümle birlikte bildiğimiz hayatın sona ereceği konusunda dine inananlarla inanmayanlar anlaşıyor. Madem bir şekilde bu bildiğimiz dünyaya veda edeceğiz o zaman hazır henüz veda etmemişken yapmayı istediklerimizi yapsak. Engel olan ne ki? Hayat dediğimiz erteleyerek yaşanmayacak bir şey. Çünkü ertelediğimiz şeyleri yapmak için fırsat bulup bulamayacağımız hiç belli değil. Leo  Busliaga’nın kitaplarına benzediğinin farkındayım yazdıklarımın. Ama amacım, çok doğru görünüp uygulamasının olanaksız kadar zor olduğu sözler karalamak değil.
Yukarıdaki fikir yürütmelerinden yola çıkarak 2013’e temiz bir sayfa açıp başlamak istedim. Öncelikle, uzunca bir süre, hayatımda beni mutsuz edenleri düşündüm. İlk bulduklarım, şaşırttı beni. Facebook listenin başında yer alıyordu. Eski dostlar, liseden, üniversiteden arkadaşlar. Herkes bir yerlere dağılmış, farklı insanların hayatlarına değerek yaşıyor. Kimisiyle özel paylaşımlarım olmuş, kimiyle hiç anlaşamamışız. Yıl sonuna doğru listemi azaltarak işe başladım. Baktım mesele azaltmak değil. Kim nerede ne yapıyor soruları beni asıl mutsuz eden. Kendimi dikizleyen olarak hissettiğimi fark ettiğim gün hesabımı tamamen kapattım. Sonradan konuştuğum kimi arkadaşlar benzer duygular içinde olduklarını söylediler. Onlara da hesaplarını silmelerini önerdim.
Yılbaşından itibaren uyguladığım önlemlerin ikincisi ise beni mutsuz eden ikinci şeyle ilgili. Malumaliniz, bloğumda teknik etiketli yazıların büyük bölümü televizyon teknolojisi ile ilgili. 1998 yılında beri bu sektörün içindeyim ve 2003’ten beri konunun ar-ge kısmındayım. Yani bir yerde değil, tam olarak hayatımı radyo televizyon dünyasındaki yeniliklerden, gelişmelerden kazanıyorum. Ancak, televizyon izlemekten nefret ediyorum. Nefret, çok güçlü bir duygu bana kalırsa ve bu güçlü duyguyu temsil eden kelimeyi günlük hayatımda kullandığım nadirdir. Televizyon için ise hiç düşünmeden nefret ettiğimi söyleyebilirim. Elbette bir dönem devam ettiğim gazetecilik doktorası sırasında okuduğum kitapların, bu fikre ulaşmamda katkısı oldu. Biraz da 2009 doğumlu iki(z) kızlarım, televizyondan uzaklaşmamı sağladı ve o kısır döngüden kopunca ne kadar hayat hırsızı bir şey olduğunu görebildim. Ağır ifadeler kullandığımın farkındayım televizyon için. Ancak burada bir konuya açıklık getirmem gerekiyor. Karşı olduğum televizyonun kendisi. Herhangi bir kanal ya da içerik değil. Topuna ve kökten karşıyım. Tek yönlü, insanın beynini uyuşturan bir yapısı var o “büyülü” ekranın.
Ve gelelim üçüncüye. O işimle ilgili. İşimle ilgili düşündüğümde aklıma şanslı olduğum gelir hep. Ar-Ge, 1995 yılında üniversiteden mezun olduğumda ilk çalıştığım iş idi. O zaman kelimenin gerçek anlamıyla bir araştırma geliştirme merkezinde çalışıyordum. Uğraştığım proje, elektronik elektrik sayacı, firmadan ayrıldıktan sonra hayata geçti ve raflarda yerini aldı. 2003 yılında beri çalışmakta olduğum işyeri biriminde ise pozisyonum bana daha fazla özgürlük tanıyor. Geliştirecek konular var: uygulamalar, yazılımlar, özel donanımlar. Ancak iş bununla kalmıyor. Yayıncılık dünyası belki diğer sektörlere kıyasla daha fazla değişim içerisinde. Bilgi teknolojilerindeki gelişmeler hızla sektörümüze uygulanıyor ve iş yapma şekilleri, iş modelleri değişiyor. Hal böyle olunca farklı standartlar, farklı çözümler ortaya çıkıyor. Kimi zaman çalıştığım iş yeri, kimi zaman ülkemiz için bunlar arasında tercihler yapmak gerekiyor. Bu tercihlerde yol göstericiye ihtiyaç duyuruluyor. Kendimi bu konularda da yetkinleştirerek faydalı birisi olmaya gayret gösteriyorum.
İşte 2013 ile birlikte bir durum tespiti yaptım. Çeşitli nedenlerle çalışmakta olduğum iş yerinde yurt dışı etkinliklere katılmama destek olunmuyor. 1998 yılında bu yana görevli olarak iki kez yurt dışına gönderildim. Birisi, yeni alınan bir cihazın 2 günlük eğitimi, diğeri ise 2 günlük bir seminer içindi. 2013 başında fark ettim ki ya sadece ülkemizdeki etkinliklerle sınırlı kalıp ufkumu ülke sınırlarında tutacaktım ya da masrafı neyse cebimden karşılayıp Avrupa’daki önemli buluşmalara katılacaktım. Ben katılmayı seçtim. Katılmayı seçmiş olmak önemliydi elbette. Ancak yeterli değildi. Etkinliklerin büyük bölümü ciddi katılım ücretleri talep ediyordu. Yani iş oralara gidip otel paralarını ödemekle bitmiyordu. Londra’da gözüme kestirdiğim IP & TV World Forum 3 günlük bir etkinlikti ve 2000 Sterlin’in üzerinde para istiyordu. Bir diğer sorun, Birleşik Krallık’ın istediği vizeydi. Hal böyle olunca nisan ayındaki bu etkinliği es geçtim. Yerine, onun kadar geniş katılımlı olmasa da önemli buluşmalardan birisi olan Connected TV World Summit’i tercih ettim. İlk iş etkinliğin düzenleyicisine e-posta göndermek oldu. Sağolsun beni davet etme inceliğini gösterdi ve ben bu davet üzerine hızla vize başvurumu yaptım. Bir hafta içerisinde vizem de elimdeydi. İş yerine alacağım yanıtı bile bile başvurdum ve alacağım yanıtı bile alamadım. Halen bir yanıt da alabilmiş değilim. Belki birkaç ay sonra başvurumun uygun görülmediğini öğrenirim. Oteli ayarlayıp, ki Londra çok pahalı bir kent, bileti World Card puanı ile alınca geriye sevgili kızlarımdan ve eşimden izin almak kalmıştı. Bugüne kadar her konuda destek gördüğüm eşimin yardımlarıyla onları da ikna ettik. Sonunda gittim ve gerçekten ufkum genişlemiş bir şekilde döndüm. Döndüğümde kafamda net olmayan OTT TV, Smart TV ve iş modelleri netleşmişti.
Şimdi bu kararın bir uzantısı olarak Digital TV Central & Eastern Europe etkinliği için bir kez daha yoldayım. Gene düzenleyici şirketin davetlisi olarak ve elbette diğer tüm masrafları cebimden ödeyerek ve bir kez daha yıllık iznimden kullanarak gidiyorum Krakow’a.
 Yazıya başlayalı bir saati geçmiş. Yakında pilotun iniş için alçalıyoruz anlamına gelen anonsu duyulacak. Uçak Münih’e inecek, ardından Krakow uçağıyla hedefe ulaşmış olacağım. Belki Münih’te beklerken, belki Krakow’da otelimde yayınlayacağım bu yazdıklarımı. (gene yayınlarken, Münih havaalanının G82 kapısının önünde beklerken yayınladığım notunu düşmek isterim!)
Son söz olarak, isterseniz bir şekilde oluyor. Belki gereğinden fazla paraya mal oluyor, belki yıllık izinlerimi tüketiyorum ama bildiğim bana iyi geldiği.
Hayat, dertlenerek de eğlenerek de geçiyor.
Değişmez olan geçtiği.
Mesele o geçerken siz ne yapıyorsunuz.
Başlığa dönersek, ben ne yapıyorum acaba?
Ankara – Almanya arası bir yerler 24 Haziran 2013 Ankara saatiyle 18.22

Hiç yorum yok: