Ana içeriğe atla

Taş ve Ten, İnci Aral

Bir türlü başlayamadığım bir yazı oldu. Oysa okurken kafamda kurgulamaya başlamıştım yazacaklarımı. Sanırım kitaptan alıntıları yeniden okumak engel oldu yazıya başlamama. Alıntılar kopuk kopuk, romanın içinden cımbızla çekilmiş cümleler gibi . Böyle yapmak doğru değil belki ama gene de paylaşmak istiyorum:


"...şu ana kadar hayatta umduğumdan daha azını başarabilmekten hoşnut değilim..." s.40


"...Bu yüzden elindekiyle yetiniyorsun. Sonra bir gün orta yaşa varıyorsun ve açabileceğin kapıların hiçbirini açmamış olduğunu fark ediyorsun. Yani bir sabah içinde bir yoksunlukla, unuttuğunu sandığın ama yalnızca uykuya bırakmış olduğunu fark ettiğin bir yığın özlemle uyanıyorsun ve..." s.88


İlişkileri kadın gözünden en iyi anlatan yazarlardan birisi İnci Aral. Epsilon Yayınları'ndan Ocak 2005'te ilk baskısını yapan 230 sayfalık Taş ve Ten'de kahramanımız  üniversitede profesör olarak görev yapan heykeltraş ve ressam, Alman anne ile Türk babanın iki kızından biri olan Ulya. Roman, Ulya'nın sergisinin açılışı için davetli olduğu Hamburg'da geçirdiği dört güne odaklanıyor. Geriye dönüşlerle Ulya'nın 50 yıllık hayatını etkileyen diğer karakterleri tanıyoruz. Tüm romanı Ulya'nın bakış açısından ve sesinden okuyoruz.


"Puslanmış bir geçmişle, olmayan bir geleceğin arasındaki bu tedirgin bekleyiş yaşamımızın şimdiki hali." s.1


Hamburg gezisine çıkmadan önce Ulya'nın dengeli, güvenli ama heyecansız hayatı orada karşısına çıkan Sina ile alt üst oluyor. 1970-80 arasında Türkiye'deki siyasal ortam, göçmenlik, iki kültür arasında kalmışlık romanın irdelediği konular arasında. 70'lerdeki siyasal duruma ilişkin Ulya'nın tespitleri düşündürücü:


"Temeli kurama değil, yaşanmışlara ve duygusallığa dayanan başıboş bir eylem anlayışı ve onun karşısına dikilen iyiden iyiye boş, şiddet içerikli bir başka kavrayışsızlık ortamında kurbanların 'kanıyla ve anısıyla' beslenen çelişik bir siyasal kamplaşma ölmeyi ve öldürmeyi baskı ve şiddete karşı tek var olma biçimi olarak kutsallaştırmış. Adaletsizlik ve yalanın yok sayıcılığıyla yaralı toplumsal siniklik ve ürküntü ise suç ortaklığı boyutlarında" s.159-160


Sanırım bu tespitleri 1980'ler için de kullanmak yanlış olmaz. İleride bugünlerde yaşanılanlara bakınca neler söylenecek kim bilir? 


Böylesi bir tespitte bulunmak ne kadar haddime bilemiyorum ama yazmadan edemeyeceğim. Aral'ın 2002 tarihli Mor'dan sonra yazdığı romanlar daha kolay okunabiliyor. 1994 tarihli Yeni Yalan Zamanlar, ki sonradan üçleme olarak devam ettirilen ve adı Yeşil olarak değiştirilen, Aral'ın en keyif alarak okuduğum romanı olmayı sürdürüyor. Önceki romanlarını okuyan birisi olarak Aral'ın bu tercihine saygı duymakla birlikte okuyucusundan biraz daha dikkat ve çaba isteyen, bir anlamda onu zorlayan romanlarını özlediğimi belirtmek istiyorum.


Bir alıntıyla bitireyim bu notları:


"Oysa tek bir insanın dünyanın üstünde kapladığı yer çok küçük, mikroskobik ve ten geçici, varoluş çok kısa. 


Kalıcı olan taş. Ottan kömüre, magmadan cevhere..." s.118

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman

Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman'ın 1985'te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay'ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844'te Amerika'da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press'in kurulmasıyla "bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı" (s.80)
Postman, günümüzden 25 yıl önce y…

Net olan tek şey: Netflix değiştirir

Sektör etkinliklerini 2011 yılından bu yana takip eden birisi olarak Netflix'in Türkiye pazarına girişini, uzunca bir süredir bekliyordum. 2013 yılında Londra ve Talin'de takip ettiğim iki sempozyumda da en çok konuşulan konu Netflix'ti. Aslında Netflix ile ilgili ilk yazımı, Avrupa'da esen OTT rüzgarını değerlendirdiğim 2011 yılında yazmışım
2013 yılında, televizyon yapımları için verilen ödülleri toplayan House of Cards da Netflix için üretilen bir içerikti. Belki haber bundan ibaret olsa, televizyon dünyası açısından çok önemli olmayabilir. Sonuçta Digitürk'ün platform kanalı için ürettirdiği Bir Erkek Bir Kadın adlı uyarlama da çok tuttu örneğin. Ancak House of Cards, TV pazarını ve işleyişini kökten sarsıcı özellikler taşıyordu. Öncelikle, yapımcıları dizideki ilişkiler ağının bir pilot bölümde anlatılamayacak kadar karmaşık olduğunu bu yüzden bir sezon için sipariş verilmesini istediler, pilot bölüm olmaksızın. Ülkemizdeki işleyişin ayrıntılarını tam bilmiyo…

Çocuk Davamız 1 / Kazım Karabekir

Ankara'da sahaf denilince pek akla gelmez Küçükesat tarafları. En bilindik mekanlar Kızılay'daki pasajlar olsa da aslında Küçükesat, kitap meraklıları için önemli adresler barındırır. Bu adreslere başka bir yazıda değinmek üzere başlığa döneyim, bir not ekleyerek. Kazım Karabekir, Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarına tanıklık etmiş isimler arasında en çok anı bırakanlardan birisi sanırım. Anıların çokluğu ile 1925 - 1938 arası zorunlu yalnızlığının etkisi büyüktür gibi geliyor bana. Bu durum da ayrı bir yazı konusu olsun...
Çocuk Davamız 1, Emre yayınları'nın Cumhuriyet Tarihi Serisi'nin 9. kitabı olarak yayınlanmış. Bende 2000 yılında yapılan beşinci baskısı var. İlk baskısı ise 1995 yılında. 330 sayfalık kitap sert bir cilde sahip. Kitabın ikincisi de var. Geçenlerde bu Küçükesat civarındaki bir sahaftan Karabekir'in yazdıklarının 10 cildini satın aldım 100 TL karşılığında. Sanırım Yapı Kredi Yayınları bu eserleri yeniden düzenleyerek büy…