Ana içeriğe atla

Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman

Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman'ın 1985'te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay'ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor.
İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844'te Amerika'da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press'in kurulmasıyla
"bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı" (s.80)
Postman, günümüzden 25 yıl önce yazdığı kitabında çok çarpıcı tespitler yapmış. Her "ajans"ı takip eden, her yarım saatte bir  "acaba neler oldu" diye televizyonun karşısında yerini alan günümüz insana hitaben yazmış sanki:

"Bugün tam da böyle bir mahallede  (şimdilerde zaman zaman "global bir köy" tanımları duyulmaktadır) yaşadığımız için, kendinize şu soruyu sorarak, bir bağlamı olmayan enformasyonla ne demek istendiğini çıkarabilirsiniz: Sabah radyo ya da televizyonda veya sabah gazetesinde öğrendiğiniz enformasyonlarla günlük planlarınızı değiştirmeniz, aslında tersini yapmayı istediğiniz bir davranışta bulunmanız ya da çözmeniz gereken bir problem üzerinde daha uzun kafa yormanız durumuyla ilgili haberler, yatırımcılar için borsa haberleri bu tür sonuçlar doğurabilir. Tesadüfen yaşadığınız yerin haberler de bu tür sonuçlar doğurur. Oysa günlük haberlerimizin çoğunun yaşamımız üzerinde hiçbir etkisi olmaz; bunlar, hakkında konuşulacak bir konu yaratan, ama sizi anlamlı bir eyleme yöneltmek gibi bir etkisi olamayacak haberlerdir.  Telgrafın asıl mirası bu oldugur: Telgraf bol miktarda ilgisiz enformasyon yaratarak, "enformasyon-eylem oranı" diye adlandırılabilecek tabloyu baştan aşağı değiştirmiştir." (s.81)

Kitabın ilk bölümü CE-EE dünyası başlıklı alt bölüm ile bitiyor. Ce-ee, çocukların severek oynadığı oyun. Kitabın bu bölümünde ise televizyon insanlığın karşısına çıkıyor: ce-ee diyerek. Kitabın bu bölümü ve takip eden bölümlerini okumak daha keyif verici. Televizyonun, iyi bildiğimiz ancak iç içe yaşadığımız için artık fark edemediğimiz program tarzını çarpıcı örneklerle anlatıyor Postman. Örnekler ABD'den olsa bile ülkemizde de benzerlerini bulabiliriz. Kitabın ikinci bölümü tamamen televizyonun hayatımızdaki rolüne ayrılmış. Bu bölümün alt bölümlerinin başlıkları şöyle: Gösteri çağı, "ve şimdi de", Beytüllahm'den kurtulmak, uzanıp birini seçmek, eğlendirici bir faaliyet olarak öğretim ve Huxleyci uyarı.
Kitabın tam adı, aslında bu ikinci bölümün temel anlattıklarının özeti gibi: Gösteri Çağında Kamusal Söylem. Televizyon, eğlence merkezli bir yayın üretiyor. Üretmek zorunda bir yerde. Yayınlanan içerik "eğlendirmezse" kişiler uzaktan kumandalarının tuşuyla kanal değiştirebiliyorlar. Hal böyle olunca sunulan içerik olabildiğince sık görüntü değişiklikleriyle, etkileyici alt müzikleriyle, herhangi bir bilgi aktarmayı hedeflemeyen şekilde oluşturuluyor.   Televizyonun, Postman'a göre en tehlikeli yanı günlük hayatta her şeyi eğlendirici bir şekilde sunulmaya zorlaması. Kitabında politikacıdan öğretim üyesine, rahipten kamu yöneticisine kadar bir dizi örnek verilmiş. Sondan bir önceki alt bölüm, özellikle küçük çocuğu olanlara yönelik sanki: Eğlendirici bir faaliyet olarak eğitim. Bu bölümde Susam Sokağı programından hareketle televizyonda yayınlanan "eğitici" programlar değerlendirilmiş. Televizyondan eğitimin üç özelliğinin ön koşulsuz, kafa karıştırmayan ve yorumlar içermemesi olduğunu söylüyor Postman. Bu üç özelliğin ise eğitimden çok eğlenceyi çağrıştırdığı tespitini yapıyor. Sonuç, Postman'a göre, televizyonun eğitime katkısından ziyade, eğitim kurumlarının televizyonlaşması olmuş.
Kitap, önsözünde de yer alan bir saptama ile bitiyor: Günümüzde yaşadıklarımız George Orwell'in 1984'ünden çok Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünyası'na benzer bir durumdur. Postman'ın sözleriyle:

"Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir." (s.173)

Yorumlar

Unknown dedi ki…
6 yıl önce yapılmış analiz. Gerçekten müthiş. Tebrik ediyorum ��
Adsız dedi ki…
Yorumunuz için teşekkürler. Aslında, tebrikler Neil Postman'a. Benim yaptığım kitabı okuyup tanıtmaya çalışmaktan ibaret.

son 7 günün en çok görüntülenen ilk 10 yazısı

Vegan Beslenme / Dr. Murat Kınıkoğlu

Vegan olmaya karar verdikten sonra başladım veganlık konusunda okumaya. Neden vegan olmayı seçtiğimi burada anlatmıştım. En başta gelen sebep, aslında evimizde oynadığımız yavru kediden farkı olmayan kuzu ve danaları kesip yiyor olduğumu fark etmemdi. Hâl böyle olunca, yani veganlığı seçmemin sağlık sorunlarından öncelikli bir sebebi varken, vegan beslenmenin yararlarını öğrenmem öncelikli işim değildi.  Aradan iki ay geçip, artık tam vegan beslenmeye başlayınca bir şeyleri yanlış yaptığımı fark ettim. Kilom, düzenli artmaya, bel çevrem düzenli kalınlaşmaya başladı. O zaman vegan beslenme ve vegan yemeklerini öğrenmem gerektiğini anladım. Dr. Murat Kınıkoğlu hem vegan hem iç hastalıkları ve kardiyoloji uzmanı. Yani hem pratiğe hem teoriye hakim bir isim. 200'ün üzerinde bilimsel referans ile hazırlamış iki bölümden oluşan kitabını. İlk bölümde kendi hikayesinden bahsettikten sonra bilimsel makalelere referans vererek neden az yağlı vegan beslenmenin sağlığa yararlı olduğunu açıklıyo…

Netflix - Organize İşler Sazan Sarmalı üzerine uçuşan fikirler

Netflix, 2016 yılının başında ülkemizin de arasında olduğu 130 ülkede erişilebilir olduktan sonraki günlerde yazdığım yazımın başlığı net olan tek şey: Netflix Değiştirir'di. Aradan geçen senelerde bu sözümün doğrulandığını görüyorum.  Yayıncılık sektörünü takip eden ve gelişmeleri doğru yorumlayan herkes için beklenen şeyler tüm bu yaşadıklarımız. Sektör lideri, inovatif bir şirket, Netflix, ülkemiz gibi payTV pazarı oldukça sığ olan, hanelerin %30'u payTV abonesi, bir piyasaya girerse, piyasada işler değişir. Bugünlerde yaşadıklarımız aslında yakın gelecekte yaşayacaklarımızın fragmanı niteliğinde.  Elbette yasal sınırlar çizilmezse... Konuya uzak olan okuyucularım için kısa özet niteliğinde bir kaç yazımın bağlantısını ekleyeceğim aşağıya. Bu yazımın devamını okumadan önce o yazılarımı sırayla okumalarını rica edeceğim. ilk yazı 2011 tarihinde. Henüz ülkemizde hiç konuşulmazken Over The Top TV (OTT) konusunda, Türkçe ilk yazılardan birisidir bu yazım. ikinci yazım OTT ve gri bö…

Bir Valize Ne Sığar ki? / Ankara Sanat Tiyatrosu

"tiyatro" etiketli yazı yayınlamayalı 5 sene kadar olmuş. Oysa bu süre içerisinde bir çok oyun izledim. Bu oyunlara dair yazmamış olmamın tek açıklaması oyunlar üzerine yazacak bir şey bulamamam değil elbette. Vakitsizlik, isteksizlik, araya giren başka konular...
Bu uzun ve muhtemelen gereksiz başlangıcın ardından gelelim Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahnelediği mübadele öyküsüne. Oyunun yazarı ve yönetmeni Yeşim Dorman. Dorman, yazıp yönettiği oyunda rol de alıyor. Oyunun, AST'ın internet sitesindeki sayfasında şu ifadelere yer verilmiş:
"Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen; dünya harikası bir caminin dibine gökdelen dikersin.
Dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadele ile gelen insanlar tütüncüydü.
Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyordu onlara.
Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçasıydı. Ama oraya yerleştirdiğin insan, bundan hiçbir şey anlamıyordu.
Kim mutlu oldu lanet M…

Masum - BluTV - Netflix

Yayıncılık dünyasındaki yirmi senemin son onbeşini "ne olacak bu yayıncılığın geleceği" konusunda çalışarak geçirince BluTV, Netflix ve diğer yeni medyalardaki gelişmeleri heyecan ile takip ediyorum.  2017 senesinde ilk gösterimi yapılan Masum adlı dizi, BluTV platformu için üretilen bir içerikti. Haluk Bilginer, Nur Sürer, Ali Atay, Okan Yalabık, Serkan Keskin, Tülin Özen, Bartu Küçükçağlayan, Mehmet Özgür rol aldığı bu yapımı Seren Yüce yönetmişti. Berkun Oya, proje tasarım ve senaryodan sorumluydu. 8 bölümlük dizi, 150 dakikalık dizilere alışmış olanlar için oldukça farklıydı. Farklı olan sadece sürenin kısalığı değildi elbette. Senaryodan görüntü yönetimine, alışageldiğimiz dizi kalıplarının olmayışından etkileyici müziğe bir başkalık vardı Masum'da. Benim açımdan bakıldığında ise sadece bir platformda yayınlanması en önemli değişiklikti. Ayrıca Over The Top TV (OTT) platformu sayesinde tüm sezonu arka arkaya izleyebiliyordunuz. Gerçi platforma tüm sezon birden eklenm…

Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim / Raymond Williams

1921 doğumlu olan Raymond Williams 1988 yılında vefat etmiş. 1958 yılında yayınladığı Kültür ve Toplum ile Marksizm ve Edebiyat (Adam yayıncılıktan 1990 yılında çevirisi yayınlanmış) önemli eserlerinden. Kültürel çalışmalar yaklaşımının önemli isimlerinden Raymond Williams'ın 1974 yılında yazdığı Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim adlı eseri Ahmet Ulvi Türkbağ'ın çevirisi ile Dost Kitabevi Yayınları'ndan 2003 yılında ilk baskısını yapmış. 135 sayfalık kitap Teknoloji ve Toplum, Teknolojinin KurumlarıTelevizyonun BiçimleriProgramcılık: Dağılım ve AkışTeknolojinin Etkileri ve KullanımlarıAlternatif Teknoloji, Alternatif Kullanımlar başlıklı altı bölümden oluşuyor.
Eserinde teknolojik determinizme karşı çıkan Williams, televizyonun İngiltere ve ABD'deki örneklerini ayrıntılı olarak inceliyor. Bu analizinde akışın izleyicileri kanalda tutmak adına özenle yapıldığının altını çiziyor. ABD'nin ürettiği program içerikleriyle ve doğrudan şirketlerinin yayılmasıy…

Meşhur Ankara Dönercisi

Ankara döneri, "mahreç işareti" ile coğrafi işaret tescili yapılmış bir üründür. İçerisinde kullanılan etin özelliklerinden terbiyede kullanılacak malzemenin oranlarına kadar ayrıntılı olarak tanımlanmış dönerin en iyi örneğini sunduğunu ileri süren bir çok mekân var.  Ankara Kalesi civarında da aynı iddia sahibi lokantalardan birisi, bence, öne çıkıyor. Lokantanın adı, tahmin edebileceğiniz gibi, Meşhur Ankara Dönercisi. Elektronik malzeme ve uydu ekipmanlarını toplu halde bulabileceğiniz Konya Sokak üzerinde, sokağın Anadolu Medeniyetleri Müzesi tarafına yakın, bir başka değişle, Bentderesi tarafından uzaktaki ucunda yer alıyor lokanta. Sulu ve lezzetli bir döneri var lokantanın. Etleri hep aynı kasaptan temin edip, aynı usûl ile marine ediyorlarmış. Dönerin yanısıra bugüne kadar yediğim en lezzetli kavurmalardan birisini de sunuyorlar. İşkembe çorbası da var lokantada. Yemekler ile ilgili daha ayrıntılı tarifler yapabilmeyi isterdim. Etin hangi cins hayvanın, hangi bölgesin…

ÇAYKUR Ankara Satış Mağazası

Ülkemizde en çok içilen sıcak içecek çaydır sanırım. Uluslararası kahve zincirleri, birbiri ardına dükkan açsa bile evlerde çay tüketiminin ağırlığı yadsınamaz. Tiryakilerin vazgeçemediği bir kaç paketten birisi Çaykur'un sadece Rize'de satılan Çaykur Hediyelik ve onun ithal edileni olan Çaykur Present'tır. Ankara'da yaşayan çay tiryakilerine müjde gibi bir haber vereyim: Çaykur'un geçtiğimiz yaz açtığı satış mağazasında her iki paketi de bulmak olanaklı. Çaykur'un farklı fiyattan satışa sunduğu çayları bilirsiniz: Filiz, Çayçiçeği, Tiryaki, Kamelya gibi. Hep merak ederdim bunların fiyatları neden farklı diye. Sonunda öğrendim: Çay, üretim sürecinde 7 farklı elekten geçiriliyormuş. Çayın kalitesini bu eleklerin hangisinden elde edildiği belirliyormuş.
Mağazanın adresini aşağıya yazıyorum:ÇAYTAŞ Gıda PazarlamaUmut sokak No:40 Kurtuluş - ANKARA

arjantin pide kebap

sene 92 ya da 93 olmalı üniversite günleri dersler, ödevler, sınavlar, gençlik başımda duman ilk pidem arjantin'de aradan yirmibeş kış, yirmibeş yaz geçmiş dün bir kez daha  arjantin'de yedim pidemi merak edenler için söyleyeyim mantar ve ıspanaklı pideyi isterseniz yapıyorlar  kaşarsız vegan pidemi yerken ilk işyerimden bir meslek büyüğüm ile karşılaştım kübiklere bölünmüştü iş yeri ve nefes alabildiğim vaha gibiydi kübiği onun deyimiyle  "dükkân"ı bugün bu şekilde bakıyorsam dünyaya onun verdiği "gözlüğün" etkisi büyüktür hayat bir şekilde  geçiyor mu acaba ya da her  ney se

Saklıbahçe / Ankara

Söğütözü'nde alışveriş merkezi ve diğer binalar henüz yapılmamışken varolan piknik alanını hatırlayanlar için, Saklıbahçe'nin yerini tahmin etmek kolay. Günümüzde Armada adlı alışveriş merkezinin yakınında, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Merkezi Binası'nın ise arkasında yer alan bahçe içerisinde.  Girişini bulmak biraz zahmetli olabilir, tarif etmeye çalışayım. Armada'nın kapalı otopark girişini sağınıza aldığınızda, Armada 2'ye doğru devam etmeniz gerekiyor. Yönünüz Kızılay'a doğru olacak şekilde, sağınızda Armada, solunuzda başka bir AVM/İş Merkezi yolun sonuna kadar ilerliyorsunuz. Yol bittiğinde sola, AŞTİ'ye doğru küçük bir sokak gider. O sokağa gireceksiniz. Artık sağınızda tel örgü, solunuzda ise gene iş merkezi var. Bir süre ilerledikten sonra Fevzi Hoca Balıkçısı ve Hacı Abdullah Lokantası'nın tabelasını göreceksiniz sol tarafınızda. Güvenlik kulübesine lokantaya/Saklıbahçe'ye geldiğinizi söylediğinizde geçmenize izin veriliyor.  Aracınızı …